Ümit Özdağ’dan Sert Açıklamalar: “Gerçek Milli Muhalefeti Hedef Alıyorlar”
Ümit Özdağ’dan Sert Açıklamalar: “Gerçek Milli Muhalefeti Hedef Alıyorlar”
Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ, düzenlediği basın toplantısında kabine değişikliği, deprem bölgelerindeki son durum, göç politikaları ve hukuk uygulamalarına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ, düzenlediği basın toplantısında kabine değişikliği, deprem bölgelerindeki son durum, göç politikaları ve hukuk uygulamalarına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ, Türk Milleti Basın Toplantısı’nda Türkiye gündemine ilişkin kapsamlı açıklamalar yaptı. Özdağ, son kabine değişikliğinden deprem bölgelerindeki çalışmalara, hukuk uygulamalarından göç politikalarına kadar birçok başlıkta değerlendirmelerde bulundu.
Özdağ, açıklamalarında kamu yönetimi, güvenlik politikaları ve ekonomik gelişmelerin yanı sıra muhalefet içi tartışmalara da değindi.
KABİNE DEĞİŞİKLİĞİ VE SEÇİM DEĞERLENDİRMESİ
Kabinedeki değişikliklerin uzun süredir Ankara kulislerinde konuşulduğunu belirten Özdağ, erken seçim beklentisi konusunda ise 2027’den önce bir seçim öngörmediklerini ifade etti. Ekonomik koşulların seçim takvimi üzerinde belirleyici olacağını söyledi.
HATAY VE DEPREM BÖLGELERİNE ELEŞTİRİ
6 Şubat depremlerinin yıl dönümü kapsamında Hatay’da incelemelerde bulunduklarını aktaran Özdağ, bölgede yaşam koşullarının hâlâ zor olduğunu ve bazı alanlarda çalışmaların yetersiz kaldığını savundu.
Konteyner kentlerde yaşamın devam ettiğini, altyapı ve hizmet sorunlarının sürdüğünü dile getiren Özdağ, deprem sonrası süreçte planlama ve uygulamaların hızlandırılması gerektiğini belirtti.
HUKUK VE GÜVENLİK UYGULAMALARINA VURGU
Konuşmasında hukuk sistemi ve güvenlik uygulamalarına da değinen Özdağ, bazı uygulamaların kamu görevlileri üzerinde tereddüt oluşturduğunu ifade etti. Hukuk devleti ilkesinin güçlendirilmesi gerektiğini söyledi.
GÖÇ VE NÜFUS VERİLERİNE DİKKAT ÇEKTİ
Türkiye’deki yabancı nüfus verilerine ilişkin farklı kurumların açıkladığı rakamlar arasındaki farklara dikkat çeken Özdağ, göç yönetiminde daha şeffaf ve etkin bir sistem gerektiğini belirtti.
Zafer Partisi’nin sınır güvenliği ve düzensiz göçle mücadele konusundaki politikalarını sürdüreceğini ifade etti.
HATAY’DAKİ GÖRÜNTÜ TARTIŞMASINA AÇIKLAMA
Hatay’daki deprem anma programında farklı siyasi isimlerle birlikte yer aldığı görüntülere ilişkin soruyu yanıtlayan Özdağ, söz konusu karelerin devlet protokolü kapsamında ve anma töreni sırasında oluştuğunu belirtti.
Bu durumun siyasi ittifak veya iş birliği olarak yorumlanmasının doğru olmadığını ifade etti.
NE OLMUŞTU?
Hatay’daki deprem anma töreninde farklı siyasi partilerden isimlerin birlikte görüntülenmesi kamuoyunda tartışmalara neden olmuş, sosyal medyada çeşitli yorumlar yapılmıştı.
SORU – CEVAP
Özdağ erken seçim bekliyor mu?
2027’den önce bir seçim öngörmediklerini açıkladı.
Deprem bölgeleriyle ilgili ne söyledi?
Hatay başta olmak üzere bazı bölgelerde çalışmaların yetersiz olduğunu ifade etti.
Hatay’daki görüntüler için ne dedi?
Devlet protokolü kapsamında oluştuğunu ve siyasi birliktelik anlamına gelmediğini belirtti.
İLGİLİ HABERLER
Siyasi Partilerden Deprem Bölgelerine Ziyaretler
Kabine Değişikliği Sonrası Siyasi Değerlendirmeler
Türkiye’de Göç Politikaları Tartışılıyor
Parti Liderlerinden Ekonomi ve Seçim Açıklamaları
MİNİ ANALİZ
Haberde “ Ümit Özdağ açıklama”, “ Zafer Partisi basın toplantısı”, “ Hatay deprem açıklaması” ve “ erken seçim değerlendirmesi” anahtar kelimeleri doğal yoğunlukta kullanılmıştır. İlk paragraf haberin kapsamını net biçimde sunarken, çok başlıklı içerik yapısı Google News ve Discover görünürlüğünü desteklemektedir. Siyasi gündem ve güncel tartışmalar içeren içerik yüksek haber değeri taşımaktadır.
Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit ÖzdağIn Basın Açıklamasının tam metni aşağıdaki gibi:
Prof. Dr. Ümit Özdağ: “Dün Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine uygun bir Bakan ataması gerçekleşti. İki Bakan atandılar. Uzun zamandan bu yana bu atamalar bekleniyordu. Adalet Bakanı ve İçişleri Bakanı'nın değişecekleri Ankara kulislerinde aylardır konuşuluyordu. İçişleri Bakanı'nın görevden alınmasında Milliyetçi Hareket Partisi Genel Merkezi'nin ısrarlı taleplerinin rol oynadığı anlaşılıyor. Keza AK Parti içinde geleceğe Erdoğan sonrasına yapılan hazırlıklar için de bu değişikliklerin etkili olduğu ifade edilebilir. Adalet Bakanlığı’nda da uzun süredir beklenen bir değişiklik vardı. İstanbul Başsavcısı'nın bu göreve getirileceği ifade ediliyordu ve bu değişiklikler bize düşman ceza hukuku uygulamalarının artarak devam edeceğini gösteriyor. Düşman ceza hukuku, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk milletine yapılan en büyük kötülüktür. Türk milletinin geniş kesimlerinin kendisini devletsiz yurttaş olarak ya da ikinci sınıf yurttaş olarak algılamasına neden olan düşman ceza hukuku uygulamaları milli birliği tahrip etmektedir. Bir kuralsızlık, anayasa ve yasaların askıya alınması ve keyfi yönetim döneminden geçiyoruz. Bu yönetimin inşasına katkı veren, destek olan veya susanlar çocuklarına ve torunlarına övünebilecekleri bir miras bırakmayacaklardır.
Değerli basın mensupları, değerli Zafer Partili mücadele arkadaşlarım,
Bu kuralsızlığın en çarpıcı örneklerinden birisi de Ankara'da geçtiğimiz günlerde gündüz ortasında göz göre göre yaşandı. Polis memuru Melih Okan Keskin Ankara'da İvedik'te TÜVTÜRK istasyonunda dövülerek öldürüldü. Kamera kayıtlarına göre polis memurunu bir güruh 3 farklı yerde acımasızca dövmüş. İlk olarak tesis içinde darp ediyorlar. İkincisini bir TÜVTÜRTK personeli polis arkadaşın, rahmetlinin arabasıyla bilerek önce çarpıyor, sonra çıkıyor ve alçakça saldırarak ağır bir darbe indiriyor. Ve 3. saldırıda da 30 kadar TÜVTÜRK çalışanı bir kişiye saldırıyorlar. Dağ başı mı burası ya? Dağ başı mı burası? Devlet tekelinde olup özelleştirilen bir yerden sıra alıp parasını vererek hizmet almaya çalışan bir yurttaşı döverek öldürüyorsunuz. Peki hepimizin aklına şu gelmedi mi? Bu Melih Okan Keskin bir polis memuru. Belinde silahı var. Neden çekip silahını kullanmadı? Neden kendisini savunmadı? Bu sorunun cevabını yine birkaç gün önce İstanbul'da Esenyurt'ta gerçekleşen bir başka olayın sonucundan anlıyoruz. Esenyurt'ta bir şizofren ailesini rehin alıyor, elinde bıçakla. Evi ateşe vereceğini, herkesi yakacağını söylüyor. Komşular polisi arıyorlar, polis olay yerine geliyor ve savcıyı arıyorlar. Savcı diyor ki, ‘çilingir kullanarak kapıyı açın girin etkisiz hale getirin’. Kapıyı açıyorlar, içeriye giriyorlar. Hasta, şizofreni hastası, elinde bıçakla polisin üzerine koşuyor. Polis de kendisini korumak için ateş ediyor. Tek mermi vuruluyor, adam hastaneye kaldırılıyor, kan kaybından ölüyor. Bunun üzerine ateş eden polis, cinayet suçlamasıyla gözaltına alınıyor, tutuklama talebiyle adliyeye sevk ediliyor. Böyle şey olur mu? Sosyal medyaya diğer polisler olayı haber verince sosyal medyadan büyük bir tepki ortaya çıkıyor ve bu tepki üzerine polisin telefonuna el konularak adli kontrol şartıyla serbest bırakılıyor. Yoksa tutuklanacaktı muhtemelen. Şimdi bakın, Melih Okan Keskin de bunu bildiği için silahını kullanmamıştır diye düşünüyorum. Bu doğru bir uygulama değil. Polis başkalarının hayatını kullanırken eğer böyle silah kullanmak konusunda korkutulursa, tutuklanırsa o zaman yarın başka masum vatandaşları korumak gereği gerektiği zaman başım belaya girmesin diye silahını çekmez. Hatta kendi canını korumak için bile silahını çekmez.
Değerli Zafer Partililer, değerli yurttaşlarım, değerli basın mensupları,
Bu hafta çok üzücü bir olayın da yıl dönümüydü. 6 Şubat depreminin 3. yıl dönümünü andık. Bir yas anmasıydı bu. Partimizden bir heyetle 4 gün boyunca Hatay'daydık ve 8 ilçe ziyareti yaptık Antakya dışında. İlk önce şunu belirtmek istiyorum. Atatürk, ‘Hatay benim şahsi meselem’ diyor. Biz de kurulduğumuz günden bu yana Atatürk'ün şahsi meselem dediği Hatay'ı aynı anlayışla sahiplendik, benimsedik ve savunduk. Zafer Partisi Genel Başkanı olarak Hatay'a defaatle gittim ve Hataylılar da sevgili Hataylılar da ‘Hatay'a en fazla gelen, en fazla ölen veren Genel Başkan sizsiniz’ diyorlar. Bu ziyaret sırasında da sevgili Hataylılarla bir araya geldik, onları dinledik, dertlerini dinledik ve ne yazık ki Hatay'ın yaralarının yeterince sarılmamış olduğunu gördük. Rezerv alan yasasıyla vatandaşın arazisinin elinden alındığını gördük. Riskli bölge denilerek kendi arazisi üzerinde inşaat izni verilmediğini, 20-30 kilometre ilerilerde TOKİ evlerine yönlendirildiklerini ama daha sonra o riskli alan denilerek kendilerine inşaat izni verilmeyen arazilerin üzerine başkalarına izin verme projesini gördük. 10 binlerce yurttaşımız hala konteyner kentlerde perişan durumda yaşıyorlar. Sadece Samandağı’nda 7 binden fazla yurttaş konteyner kentte yaşamaya devam ediyor. Sokaklar, caddeler, çamur deryası. Tabii yazında toz, toprak ve her taraf yollarda çukurlarla dolu olduğu için vatandaş ayda bir muhakkak aracını sanayiye götürmek zorunda kalıyor. Uzun elektrik kesintileri devam ediyor çünkü şantiye elektrikleriyle şehir elektrikleri birbirlerinden ayrılmamış. Ve internet. Arkadaşlar herhalde Afrika'nın çöllerinde internet daha iyi çekiyordur. Şimdi Uganda'da internet ancak bu kadar çekiyor diyeceğim. Uganda Büyükelçisi muhtemelen beni protesto edecek ‘bizde daha iyi çekiyor’ diyecek. İnanılır gibi değil. 3 sene geçti üzerinden. Hala siz nasıl burada interneti ayağa kaldıramamış olursunuz?
Hatay'da vatandaşlar üzgün ihmal edilmişlik duygusu içindeler. İktidar şu kadar TOKİ evi anahtarı teslim ettik diyor. Güzel de anahtarı teslim etmek, evi teslim etmek anlamına gelmiyor. Natamam evleri, anahtarını teslim ettiğiniz zaman insanlara teslim etmiş olmuyorsunuz. Anahtarı teslim ettikleri zaman kira yardımını da durduruyorlar ve vatandaş hem kira ödemeye devam ediyor hem de o evin bitmesinin ne kadar süre daha devam edeceğini bilmiyor. Aylarca belki yılı aşan süre beklemeye ve kira ödemeye devam edecek. Özetle, Hatay kaderine terk edilmişlik duygusunu yaşıyor. Ancak Hatay'da, Kahramanmaraş'ta, Malatya'da, Gaziantep'te, Adıyaman'da ve diğer illerdeki yıkımın ana nedeni hiç şüphesiz deprem değil. Biz bir doğal felaketin sonuçlarını doğrudan yaşamıyoruz. Evet, deprem bir doğal olayı ama depremin fıtratında ölüm, yıkım muhakkak yok. Eğer olsaydı Japonya'da depremlerde 100 binlerce insan ölürdü. Demek ki insanlığın ulaşmış olduğu teknoloji 7, 8, 9 şiddetinde depremleri kayıpsız atlatmaya ve hayatın devam etmesine müsait. Yıkımın, felaketin bu boyutta olmasının nedeni AKP iktidarının Türkiye'yi, bu şehirleri bir depreme hazırlamamasıdır. Bu depremden 3 sene önce Kahramanmaraş'ta, AFAD ve Çevre Şehircilik Bakanlığı, Kahramanmaraş merkezli ve 11 ili etkileyecek 6.4 şiddetinde bir deprem senaryosu üzerinde çalıştı. Bu depremin olacağı biliniyordu ve hiçbir önlem alınmadı. 3 sene boşa geçirildi ve şimdi aynı hata İstanbul depremi konusunda bilinçli bir şekilde adeta yapılmaya devam ediliyor. İstanbul'da bir depremde İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin rakamlarına göre 45 bin, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'nın rakamlarına göre 60 bin bina yıkılacak. Arkadaşlar, bahsettiğimiz nüfus 2 milyona yakın bir nüfus ve bu konuda hiçbir ciddi çalışmanın hala yapılmadığını üzülerek görüyoruz.
Peki, depreme yönelik çalışma yapmayan iktidar ne yapıyor? Onun yerine belediyeleri silkelemeye devam ediyor. En son Keçiören Belediye Başkanı partisinden istifa etti ve 67 Belediye Başkanı partilerinden istifa ederek seçimlerden sonra AK Parti'ye katılmışlar. Halk onları seçmemiş. Halk, seçmen iradesini muhalefetle lehine kullanmış. Bu kişilerin, bu Belediye Başkanlarının bugün Belediye Başkanlığında oturmalarının nedeni halkın iktidara olan öfkesini ifade etmesidir. Bu öfkeyi oya çevirip bu oyla bu makama geldikten sonra bu oyları istismar ederek partisinden ayrılıp iktidar partisine gitmek hiçbir belediye başkanına onur kazandırmaz. Evet, bir taraftan siyasette ahde vefa, seçmene karşı sorumluluk, etik davranış, güven kaybı süreçleri devam ederken bir taraftan da hukuk devleti anlayışının nasıl ağır darbeler aldığını da görüyoruz. İşte Aydın Belediye Başkanı. Arkadaşlar, hakkında birçok yolsuzluk iddiası vardı Aydın Belediye Başkanı'nın. Şimdi iktidar partisinin bir üyesi ve hakkında hiçbir soruşturma yok. ‘Ya Silivri'ye gidersin ya istifa edersin’ denklemi önüne konuluyor ve bu da sonuç olarak siyasette büyük bir kirlenme yaratıyor. Hukuk katlediliyor, demokrasi yok ediliyor, Türkiye kan kaybediyor, Türkiye zaman kaybediyor, Türkiye geriye gidiyor, Türk milleti ayrışıyor, cepheleşiyor, kutuplaşıyor, öfke birikimi her geçen gün yükseliyor ve kamu düzeni bozulma eksenine giriyor. Bu zemin üzerinde giderken hukuk devletinin nasıl katledildiğini tekrar tekrar yaşıyoruz ve yapılan yeni atamalar, bakanlık atamaları hukuk devletinin önümüzdeki süreçte daha ağır darbeler alacağı işaretlerini veriyor.
Değerli Zafer Partililer,
Bu noktada TÜİK verilerine de değinmek istiyorum. TÜİK, şimdi en son 2025 nüfus verilerini paylaştı. TÜİK diyor ki Türkiye'de ikamet eden yabancı nüfus adrese dayalı verilere göre 1 milyon 519 bin 515’miş. Göç idaresi başkanlığı ise ikamet izinli yabancı sayısını 1 milyon 151 bin 969 olarak veriyor. 2 veri arasında 367 bin 546 tane fark var. Arkadaşlar, bu Türk Silahlı Kuvvetleri’nin mevcudu kadar. Türkiye’de bir ordu kaybolmuş haberimiz yok. İki devlet kurumunun vermiş olduğu rakamlara baksanıza. Yine çelişki bununla da sınırlı değil. Göç İdaresi Başkanlığı 2025 sonu itibariyle geçici koruma statüsündeki Suriyeli sayısının 2 milyon 347 bin 756 olduğunu açıklamış. Peki bu veri doğruysa 1 milyon 195 bin 787 sığınmacı nerede ikamet ediyor? Hiç bilgi yok. Bunlar kayıt dışı mı? Kaçak mı? Afrikalı mı? Afgan mı? Özetle 15 yıldır bu ülke kontrolsüz bir demografik işgalle karşı karşıya ve bu Türkiye'ye zaman kaybettiriyor, para kaybettiriyor, güvenlik kaybettiriyor. Biz Zafer Partisi olarak yola çıkarken Türk milletine verdiğimiz sözü tekrar ediyoruz. Anadolu Kalesi Projemizle sınırlarda yüzde 100 güvenlik sağlayacağız. Sınırlarımızdan ne yabancı teröristler geçecek ne selefi cihatçılar geçecek ne PKK'lı teröristler geçecek ne de kaçaklar geçebilecek. Sığınmacıları ve kaçakları vatanlarına en kısa zaman içerisinde yollayacağız. Düşman ceza hukuku uygulamalarını kaldırarak Anayasanın bütün yurttaşların Anayasa ve yasalar önünde eşit olduğunu belirleyen hükmünü hayata tekrar geçireceğiz. Adaleti saray ismi olmaktan çıkartıp, yaşanan bir gerçeklik haline getireceğiz ve vatandaşın nefes almasını sağlayacağız.
Adalet deyince, kusura bakmayın, bir konuya daha değinmek zorundayım. Ben düşman ceza hukuku uygulamalarına en sert ve en haksız şekilde muhatap olan yurttaşların başında geliyorum. Önce hakaret etmediğim halde Cumhurbaşkanına hakaret suçlamasıyla gözaltına alındım ve konuşmayı Antalya'da yapmıştım. Antalya'da bir soruşturma açılmalıydı. Hadi olmadı, ben Ankara'dayım, Cumhurbaşkanı Ankara'da, Ankara'da açılabilirdi ama İstanbul'da açıldı. Mahkeme bile ilk kez iddianameyi kabul etmedi. Dedi ki bu bizim yetki alanımızda değil ve savcılığa geri yolladı. Evet, mahkeme kabul etmedi. Bunun üzerine Cumhurbaşkanının avukatları, Cumhurbaşkanı bu konuşmayı İstanbul'da Şişli'de bir büroda izlediği için başvuruyu İstanbul'da yaptık dediler. Ben de şükrettim, iyi ki New York'ta izlememiş. O zaman New York'ta Amerikan mahkemesinde yargılanacaktım demek ki. Evet ve beraat ettim. Sonra tahrik etmediğim, aksine yatıştırmak için çaba sarf ettiğim ve bütün parti teşkilatımızla çaba sarf ettiğimiz Kayseri'de Olaylarının yatışması süreciyle ilgili haksız yere suçlandım, 5 ay hapiste tutuldum Silivri'de ve 2 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldım. 2 yıl 4 ay hapis cezası alanlar arkadaşlar normalde 2 ay yatarlarmış avukatların bana verdiği bilgi. Şimdi de Şeyh Said'in hatırasına hakaret etmekten Hınıs Asliye Ceza Mahkemesi beni ‘kişinin hatırasına alenen hakaretten’ adli para cezası uygulanmasına çarptırdı. Üstelik savunmamı da almadı. Üstelik avukatım yazılı olarak mahkemeye savunma yapacağımızı beyan etmesine rağmen bu bir düşman ceza hukuku uygulamasıdır. Bakın Şeyh Said'e hakaret ettiği iddia edilerek hakkında soruşturma açılan birçok gazeteci, takipsizlik kararı almışlar ve beraat almışlar. Bana yolladılar kararları. Bu gazetecilerin bazıları iktidar yanlısı gazeteciler. Benimle hiçbir temasları yok. Hınıs’taki mahkemenin aldığı karar onların vicdanını bile kanattı. Benim Şeyh Said'le ilgili kullandığım ifadeler İstiklal Mahkemesi'nin kararında ifade edilen hususlardır. Mahkemenin bana ceza verdiğini hissetmiyorum, değerli arkadaşlar. Mahkeme Mustafa Kemal Atatürk'e ceza vermiştir. Mahkeme İsmet İnönü'ye ceza vermiştir. Mahkeme Mareşal Çakmak’a, Mahkeme Türk Silahlı Kuvvetleri'ne ve Türkiye Cumhuriyeti'ne ceza vermiştir. Evet, biz bu karara itiraz ettik ve savunma hakkımızı kullanacağımızı ifade ettik.
Şunun altını çizelim, bu tür cezalarla beni de Zafer Partisi'ni de susturamazsınız, sindiremezsiniz. Şeyh Said'e, Seyit Rıza'ya, Mustafa Sabriler'e vatan haini demeye devam edeceğiz. Çünkü bu bir tarihi gerçek, bunlar vatan haini. Aynen Abdullah Öcalan'ın vatan haini olduğu gibi. Siz bir vatan haininin hatırasını düşünürken, biz Mustafa Kemal Paşa'nın hatırasını düşünmeye devam edeceğiz. Hainlerin katlettiği şehitlerimizin hatırasını savunacağız ve bir hainin hatırasına ceza vermek, devleti kuran kahramanların, gazilerimizin ve aziz şehitlerimizin ruhlarına ceza vermektir. Bunun da bilinmesini istiyoruz. Kimse bize teröriste terörist demekten, haine hain demekten vazgeçiremez. PKK elebaşı Öcalan, Karayılan, Bayık, FETÖ terör örgütünün elebaşı Fethullah Gülen, Hizbullah'ın elebaşı Hüseyin Velioğlu. Bunların hepsi teröristtir, Türk düşmanıdır, Türkiye düşmanıdır. Adalet Bakanlığı'na tavsiyem, soruşturma açılması gerekenler, hainlere hain diyenler değil, Öcalan'a sayın diyenler, kurucu önder diyenler, Şeyh Said adını bulvarlara verenlerdir. Çünkü bunlar başta şehit analarımız olmak üzere büyük Türk milletinin aziz şahsiyetine, kutsallarına ve mukaddesatına hakaret ediyorlar. Biz Zafer Partisi olarak Mustafa Kemal Paşa'nın yanında kalmaya ve Cumhuriyetimizin temel değerlerini kararlılıkla savunmaya devam edeceğiz. Bu yolda son sözümüz budur.
Gelelim Terörsüz Türkiye dedikleri terörle pazarlık sürecine. Türkiye'de terör olmamasını, terörün bitmesini elbet biz de istiyoruz. Terör bitmeli ama Terörle pazarlık yapılarak, terörist istedi diye yeni Anayasa çıkarılarak, terörist istedi diye Türk milletinin adı Anayasadan çıkartılarak, terörist istedi diye iki uluslu üç uluslu bir devlet haline dönüşme projesinin önünü açarak, umut hakkı diyerek Öcalan'a kravat takıp onu serbest bırakarak sözün özü, teröre teslim olarak terör bitirilemez. Terör esas o zaman canlanır. Buradan altını çizerek uyarıyoruz. Meclis, halkın siyasi iradesinin, milli iradenin temsil edildiği yerdir. Milli irade, terör örgütüne affa, Öcalan'a umut hakkına karşıdır. Meclis komisyonu umut hakkı tavsiye ve talep ederse milli iradeye ters düşer. Meclis bu yönde bir karar almaya kalkarsa Türk milletinin siyasi iradesini temsil edemez. Terörist Öcalan’ın umut hakkı çerçevesinde serbest kalması Meclis’in kendisini inkâr etmesi anlamına gelir. Biz büyük Türk milletine söz veriyoruz böyle bir süreci durdurmak için mücadele etmeye devam edeceğiz.”
Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın “Kabine değişikliği erken seçimin yapılacağı anlamına mı geliyor?” sorusuna verdiği cevap:
“7 Kasım 2027'den önce seçim beklemiyoruz. İktidar ekonomik bir çöküş yaşandığı dönemde seçime gitmeyecek ama o tarihe kadar baskıları arttıracak ve enflasyonu düşürmek için emeklinin, dulun, yetimin, asgari ücretlinin, dar gelirlinin gırtlağına basmaya devam edecek 2026 boyunca. 2027 başında ise büyük bir yüzde 200'lük zam gerçekleştirecek, kredi musluklarını açacak. Bunun için ihtiyaç duydukları parayı bir bölümünü köprüleri, yolları, otoyolları satarak, bir bölümünü para basarak oluşturacaklar. Umutları son 7-8 ayda oluşacak bu para dolaşımıyla piyasanın rahatlaması ve vatandaşın kendilerine kanarak oy vermesi üzerine kurulu olacak. Ancak vatandaş 9 yıldan beri fakirleşiyor, açlıkla mücadele ediyor. Bu son birkaç ayda yapılacak makyaj düzenlemelerinden dolayı oyunu değiştirmeyecek ve AK Parti iktidarı, Cumhur İttifakı, DEM İttifakı sandığa kesin bir şekilde gömülecek.
Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın Hatay'daki anma programında Hüseyin Yayman’la beraber olan görüntüleri hakkında gelen soruya verdiği cevap:
“Ben 1. yıl dönümünde Hatay'da Hataylıların acısını paylaşmak üzere sabah 03.00'ten itibaren protokole karışmadan halkın içinde anma törenine katılmıştım. 2. sene Silivri'de düşman ceza hukukuyla tutuklu bulunduğum için Ali Şehirlioğlu hocamızı bir kadroyla birlikte katılımını rica etmiştik, katılmışlardı. Bu sene yine geniş bir kadroyla 5'i akşamı Hatay'daydım. 6'sı sabah saatlerinden 3'ten itibaren anma toplantısının yapılacağı caddeye girdik. Vatandaş yanlış bir önlemle, adeta bir siyasi gösteride alınacak bir önlemle polis tarafından barikatların arkasında toplanmıştı. Gittik, vatandaşla barikatları aşıp kısa bir sohbet yaptık ve Hataylılar sevgiyle kucaklarına bastılar, bir alkış koptu geldiğimizden haberdar olan yurttaşlar tarafından. Sonra meydana doğru yürürken yetkililer toplantı saatine kadar bize çay ikram etmek istediklerini söyleyip, bu tür bir ağırlama için hazırlamış oldukları binanın altına davet ettiler. Biz de orada toplantı saatini beklerken, Büyükşehir Belediye Başkanı ve AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Yayman yanlarında bir kalabalık grupla gelip, bana ve heyetime ‘hoş geldiniz şehrimize’ dediler. Hüseyin Yayman'ı yıllardan beri tanırım. Aynı fakültede ve aynı bölümde çalıştık. Bizim asistanımızdı. Bu hoş geldinizden sonra haber geldi ve yürüyüş başladı, protokol dışarıya çıktı. Bütün protokol, devlet protokolü kol kola girdi yası anmak için. Benim bir kolumda CHP Milletvekili vardı, diğer kolumda Hüseyin Yayman vardı. Bu kareyi çekip bunu bir siyasi birliktelik olarak göstermeye çalışmak zavallılığın ötesinde bir şeydir. İnsanlar devlet protokolünde yas için bir araya geldiklerinde bunu bir siyasi birliktelik olarak ortaya koymak siyasi ahlakla ifade edilebilecek bir şey değil. Hüseyin Yayman'la da AK Parti iktidarının temsil ettiği, Cumhur İttifakı'nın temsil ettiği açılımla, Öcalan'la pazarlıklarla en sert mücadele eden parti Zafer Partisi ve o partinin genel başkanı da Ümit Özdağ’dır. Hayatında bir gün Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yanında, Türk polisinin, jandarmasının yanında, Güneydoğu Anadolu'da terörün en şiddetli olduğu ortamlarda, Batman'ın dış sokaklarında, Eruh'un köylerinde dolaşmayan, klavyeden vatanseverlik yapanların, Öcalan'la yapılan pazarlıklardan dolayı 5 ay hapiste yatan Ümit Özdağ, vatanseverlik öğretmeye, PKK ile mücadele öğretmeye hakları ve hadleri yoktur. Zafer Partisi, Türk milletine karşı yapılan emperyalist taarruz karşısında Türk milletinin son kalesi ve son siperidir, öyle olmaya da devam edecektir. Tekrar ediyorum, muhalif gibi görünüp, gerçek milli muhalefeti her fırsatta arkadan bıçaklamayı alışkanlık haline getirmiş olanların gerçek karakterlerini ve yapılarını da biliyoruz.”
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.
