Toplanın bakalım size bir ülkeden bahsedeceğim...
Neresi olduğunu merak ederseniz sonuna kadar okuyun...
Haa, belki de ilk satırlarda da anlayabilirsiniz!..
Bu ülkede ekonomik kriz derinleşip pahalılık arttıkça ve hatta azdıkça insanların iktidara karşı tavır alacağını düşünmek tam bir ahmaklıktır...
Bu tespiti ancak, bilmem ne caddesindeki Starbucks'ta kahve içerken kendini aydın sosyolog sanan beyaz yakalı pembe g..tlüler yapar...
Ekonomik krizin insanları olumsuz etkilemesi ve onların yaşam kalitesini aşındırması için, evvela körü körüne bu yönetime tapan insanların "yaşamayı biliyor" olması lazım...
Ama heyhat!..
Çoğunluğu "Orta dünya" ve "Siyah Deniz" bölgesinde kümelenmiş "Kralcı" kitle başta olmak üzere bu coğrafyadaki halkın büyük bir kısmının "insanca yaşamak" denen olgu hakkında zerre bilgisi ve birikimi yoktur...
* Yeni bir film çıkınca sinemaya gidip seyredeyim...
* Arkadaşlarımla haftada bir buluşup yemek yiyeyim...
* Herhangi bir hobi edineyim...
* Tuttuğum takımın maçlarını kaçak yayından izlemek zorunda kalmayıp tribünlerde yerimi alayım...
* Senede en az bir hafta, bilemedim onbeş gün tatil yapayım...
* Her sene bir antik kent ve kültür varlığı göreyim...
Ve...
Bunlar gibi "insanca yaşama isteği" zaten bu halkın ekseriyetinde bulunmamaktadır...
Bu bilindiği için de; para ne kadar değer kaybederse, fakirlik ne kadar artarsa artsın bu krallığın kemik kitlesine hiçbir şey olmuyor, olmaz da...
Çünkü bu kitlenin mensupları ekmek arası bulgurunu yer, sekiz tane çürük dişiyle televizyonun karşısına oturur, bir haftadır giydiği çoraplarını ayağından çıkarıp kanepenin kenarına attıktan sonra da, sözde yerli ve milli uçakla ya da ülkenin bir köşesinde bulunduğu söylenen bilmem kaç milyon varillik petrolle ilgili haberlere bakıp nefes nefese orgazm olur...
Bu insanların "tatil yapma" kavramı, memleketlerine gidip 40 derece güneşin altında tarlada çalışmak, sonra da amele yanığı olmuş kollarını yanaklarının altına koyarak evde g..tlerini devirip yatmaktır...
Bir de zor çekiş yapan tedavülden asırlar önce kalkmış dandik bir marka araca cümbür cemaat doluşup, kucak kucağa oturarak gittikleri bir dağ başında iki adet tavuk kanadı kemirip bunun adına da piknik derlerse ne âlâ, o zaman onlardan kralı, onlardan paşası yok...
Ve bütün bu hengamede, ekonomik darboğazın tüm ağırlığı eskisi kadar yaşayamasa bile az çok nasıl yaşanacağını umut eden şehirli "seküler" diye adlandırılan kesimin sırtına yıkılır...
Zira, hobi edinme peşinde koşan da bunlar, tatil yapmak isteyen de bunlar, yabancı ülke görmek isteyen de bunlar...
Velhasıl!..
Paranın değeri düştükçe bu insanlar ellerindeki bu imkanları da yitirir, böylelikle koca bir ekonomik enkazı kendileri sırtlamak zorunda kalır...
Seçim zamanı da bulgur ekmek yemekten beyni tezeğe dönmüş malum kitle, taptıkları efendileri tarafından bir tur daha kırbaçlanırlar...
Yetmez!..
Nohut beyinli bekçileri tarafından atılan en büyük palavraları koyun gibi dinleyip inanırlar...
Sözün özü!..
Ekonomik yıkım arttıkça, az çok yaşamayı bilen sıradan insanlar olarak bunun ceremesini bizim gibiler çeker...
Kafasına tencere kapağı koyup, eline döner bıçağı alarak "Diriliş bilmem kim" ve benzeri dizileri izleyen malaklara hiç bir şey olmaz...
Lanet olsun adı "Abukiye Subukistan Muz Cumhuriyeti" olan bu ülkeye ve bu ülkedeki kitleye...
AĞLATMAYACAKSIN BİR KADINI...
Kadın!..
Nedir kadın?..
Kimdir kadın?..
Anne...
Sevgili...
Eş...
Evlât...
Kızkardeş...
Bazılarına göre dünyanın en muhteşem "eşref-i mahlûkat"ı!..
Yaratıcının "baş yapıtı..."
Şairlerin en önemli "ham maddesi..."
İlham perisi...
Şarkıların olmazsa olmazı...
Notası, güftesi, bestesi...
Onun için Titanic batar...
Romeo ölür...
Ferhat dağları deler...
Mecnun çöllere düşer...
Daha binlerce, hatta milyonlarca güzel benzetmeler yapılır kadınlar için...
Ama ne yaman bir çelişkidir ki; şu yaşam denen döngüde acılar, çileler, ızdıraplar da en çok onlara tattırılır!..
Kimi "Yine mi pırasa yaptın" der, tekme tokat girişir...
Kimi "Ya benimsin ya toprağın" der, çeker vurur...
Bazıları "namusu" bahane edip tüm özgürlüklerini ellerinden alır...
Bazıları kendi zavallılıklarının bedelini onlara ödetir...
Kadını değil dövmek, sövmek, öldürmek; gözünden tek damla yaşı bile akıtmayacaksın arkadaş!..
Ağlatmayacaksın bir kadını...
Ağlatmayacaksın arkadaş...
Çünkü o ağlarsa...
Penceredeki fesleğen...
Tenceredeki fasulye ağlar...
Evin içindeki kokusu...
Kavanoza kurduğu turşu ağlar...
Hatta, yaptığı gül reçeli ağlar...
Ağlatmayacaksın arkadaş...
Yoksa ütülediği gömleklerin...
Yıkadığı çorapların ağlar...
Duvardaki resmi...
Dolaptaki gelinliği...
Alnındaki çizgileri ağlar...
Ağlatmayacaksın arkadaş...
Ağlatmayacaksın bir kadını...
Bastığı yerler...
Küstüğü dudaklar...
Okşadığı parmaklar ağlar...
Kurt ulur...
Kuş konar...
Dağ donar...
Taş yürür...
Yani anlayacağın...
Kurtlar, kuşlar, dağlar, taşlar ağlar...
Ağlatmayacaksın arkadaş...
Ağlatırsan...
Sular, seller ağlar...
Yağmurlar, yeller ağlar...
En sonunda...
Senin anan ağlar...
Ve yine bir kadın ağlar!..
