Her birinin gözleri çakmak çakmak. Hafifçe bir doğu aksanı. Hâs Anadolu kültürü ve ahlâkını içeren tavırları ile..
Büyümüş de küçülmüşler.
"İşte bunlar" dedim.
Yarınların canları, umutları, insanlığın evlatları.
Gazetemin yeni sayısının posta ile ellerine ulaşmadığını anımsatan Basın İlan Kurumu görevlisi arkadaşın telefonu sonrası, gazete nüshalarını alelacele alıp, evden çıkarak, dolmuş durağına varmam yıldırım hızıyla olmuştu.
Didim -Söke dolmuşuna binen her yolcu gibi, maskem olsa bile, ben de kendimi korona ile dalga geçen diğer yolcular ile birlikte diz dize, yan yana seyahatin içinde bulmuştum.
"İnanmak başarının yarısı" derler ya; işte o güçle dolmuştaki her birimiz birer Corona Fatih'i oluvermiştik.
Birkaç ay öncesine kadar, bozuk paraya dokununca ellerini dakikalarca ovalayan benden artık bir eser yoktu.
Söke'ye indiğimde kısa bir çay sigara fasılası derken ayak üstü, hemen Aydın minibüsüne atladım. Hayatım telaş.
Yarı uyuya, yarı gözü açık, saat 16.00 gibi Aydın'a varmıştım.
Arada sırada farklı yerleri görmek insan ruhuna iyi gelirmiş.
Söke de, Aydın da bu tarz yerlerden.
Yılların büyük, kâdim ve nostalji ilçesi hâla o tarihi yapıları ve caddeleri, güleryüzlü, Nuh Nebi'den kalma esnafları ile nostaljiye açılan bir pencere olur.
Şehrin ana bölümlerine modernizmin uğramaması çok büyük şans ve güzelliktir. Aslında bu konu sıklıkla gündemde olmalı ve tarih boyunca Söke'nin nostaljik ruhu bozulmamalı.
Zira şehrin çevresinde, gökdelenler korkutucu bir şekilde o güzelim nostaljiyi tehdit hâlindeler. Söke'nin ileri gelen, köklü ailelerinin şehrin göbeğinde bulunan evleri, iş yerlerini, otantik yapıyı korumaları ve modernizme geçit vermemeleri çok sevindirici. Söke'de bu bilinci sürdürerek, bu gündemi taze tutmak gerek.
Birgün bir bakmışız; her yer modern ve çok katlı oluvermiş ve iş işten geçmiş de olabilir. Çoğu şehrimizi böyle katletmedik mi!
Bu önemli görev belediye, Sivil Toplum Kuruluşları ve tabii ki bilinçli halka düşüyor.
Onlar sahiplenmeli
Söke, nostalji ile en güzel.
Bu arada, o güzel otantik yapıda sırıtan ve Köprübaşı denilen yerde, mevcut derenin kirliliği ve atıl durumda oluşu göze çarpıyor. O dere elbette Söke'ye çok yakışıyor ve onunla özdeş gibi. Ancak elden geçmeli, tertemiz olmalı ve kullanılır bir konsepte dönüştürülmeli.
İşte böyle. Hastasıyım bu küçük şehrin.
Pideci ve kunduracıları da bir başka bu şehrin. Hele hele o kayık gibi önüne gelen Söke pidesi yok mu, kıymalı!
Pideciye gittiğimde hep şöyle derdim Söke'de.
Kesmeden, kayık gibi, bütün gelsin. Ellerimle yiyeceğim. Karadeniz'in güzel pidelerini aratmaz.
Söke pide ustasının pideleri.
Ya kunduracılar!
Birgün klasik bir kunduracıya vardım. "Sağlam, hesaplı bir ayakkabı istiyorum" dedim.
Kunduracı esnaf, bana şöyle bir baktı ve şunları söyledi.
"Bu ayakkabı eğer yazın ayağını terletirse, getir, geriye almaya söz veriyorum. Ve çok rahat edeceksiniz"
Fiyatı çok hesaplı olan bu ayakkabı ayağıma öyle bir oturdu ki, ne vurur, ne ağrı, ne sızı. İlk giydiğim halde. Biraz büyük numara almış, "genişçe giyerim" demiştim. O ayakkabı kadar rahat, terletmeyen bir ayakkabı hatırlamıyorum.
Umarım o güzel esnaf yaşıyordur. Helal hoş olsun, böyle esnaflarımıza.
Gerçekten bugüne kadar, yıllar yılı, belki de on yıldır böyle hem hesaplı, hem rahat ve şık ayakkabı bulamadım.
İşte böyle insanlarımıza Ahilik ödülü verilmeli.
Aydın'da gezerken, Söke hatıralarıma bir ara verelim ve dönelim asıl işimize. Menderes Bulvarından yürüyerek, on dakika içinde Basın İlan Kurumu'na varmıştım. İstediği gazete nüshalarını teslim ettim.
Sonrası, Menderes Bulvarının ara sokaklarında sıklıkla bulunan bir çay ocağına oturup, çay ve sigaram ile nefeslenmek istedim. Bu çay ocakları yorulunca insana ilaç gibi gelir.
Çayımı yudumlarken, birden elim takıldı ve çay yere döküldü. Çocuktan bir çay daha istedim. Beş lira verip, "iki çay parası" dedim.
Çocuk, çayla beraber üç buçuk lira para üzeri getirdi.
Şaşırmıştım. Çay yetmiş beş kuruş muydu? Yanımda oturan birisine sordum.
"Abi, buralı değilsin herhalde. Burada dökülen çay, Çaycı Mehmettendir" dedi bana.
"Aferim Mehmet'e. Karakter ve maya sağlam olursa bereketi başka olur helal lokmanın" dedim yanımda oturan kişiye. O kısa sürede büyük bir mutluluk yaşamıştım. "Ne güzel insanlar var" dedim içimden.
Ve çaycı Mehmet'e teşekkür ederek oradan ayrıldım, yola koyuldum.
Bulvarda yürürken, aklıma birden, çay ocağına oturmadan on beş dakika öncesi gelmez mi!
Bulvarın sonunda, belediye civarı o güzel camiinin tuvaletini kullanayım demiş; camii girişinde su satan belli ki biraz rahatsız çocuğa camiide tuvaletin olup olmadığını sormuştum.
Güleryüzü ile, "Biraz ilerle, görürsün abi" dedi.
Neyse, girdim, çıktım. Şokkk.
WC 2 TL. Tekrar camii kapısına yöneldim. O hasta halli, güleryüzlü çocuğa;
"Canım, ayak yolunu iki TL yapmışlar. İslam ülkesinde, Müslüman mahallesinde çok değil mi" diyerek ona gülümseme ile takıldım.
O da muzipçe güldü. Kendisine, su alıp içmeden, katkı olsun diye bir TL verdim.
O ise, "abi bir su ikram edeyim" dedi.
Susamadığımı belirtip, teşekkür ederek oradan ayrıldım.
10 metre sonrası, kağıt mendil satan yaşlı bir amcaya, mendil almadan elli kuruş verdim.
Varken, çok iken vermek ve paylaşmak kolaydı.
Esas iş, beceri; azken, yokken paylaşmak, bölüşmek ve bunu düşünmekti.
On yıl öncesi güzel bir anım geldi gözüme. 18 yıl aralıksız sürdürdüğüm işimi bırakıyor, iş yerimi kapatıyordum.
Cebinde sadece son iki adet elli TL vardı.
İş yerime arada bir gelen ve yardım talep eden ablaya, hemen her zaman olduğunca yardımcı olurdum.
İşimi bıraktığım o gün de, tesadüfen gelmiş ve yüzüme bakıyordu.
Ona şunları diyebildim.
"Abla, bugün işimi zorunlu olarak bırakıyor ve dükkânı tamamen kapatıyorum. Tüm sermayem cebimde olan iki elli TL. Biri senin nâsibin, biri benim"
Üzüldü. Çok üzüldüm. Ben de.
İki yıl sonrasıydı. O ablaya bir başka yerde rastladım.
Orada bulunan üçüncü kişiye şunları söylüyordu.
"İşte bu abim var ya, son iki elli lirasının birisini hiç düşünmeden bana verdi"
Durmadan beni methediyordu.
Bu yaşanmışlık, hayatımın en değerli anısı oldu belki de.
Yokken bölmek. Tam ortadan bölmek. Olanı paylaşmak. Adamca.
Varı, yoğu, sevinci, kederi pay etmek.
Ve bulvarda yürürken aklımda yine o deli soru.
Camii tuvaleti iki TL. İslam diyarında! Niçin? 'Neyse' dedim ve yürüdüm aşağıya, bulvar boyunca.
Söke araçlarının kalktığı eski garaj önüne vardım. Yürümek güzel. Biriken toksinleri, zehirleri atar insan, neşe ve mutluluk, enerji katar cabası.
Tabii yürürken endişe duymak, tuhaf içsel soruları kendine sormak da var ya!
"Bu ay da bitti. Bu gelirle bir dahaki ayı, ya yılı nasıl çıkaracağız"
"Nasıl yaşar, ayakta kalırız"
Hep geçim derdi, telaşı, endişesi.
Ellerin seçim, bizimki geçim.
Üç beş dakika içinde Söke dolmuşu gelmişti. Ben arka koltuk sol köşe, kliması buz gibi serinleten klasik yerimi almıştım. Dışarısı yanıyor, içeri püfür püfür. Al sana bir mutluluk.
Aydın çıkışı, yaklaşık beş yüz metre sonrası, her biri 14 15'li yaşlarda ve birbirlerinin tavır ikizleri gibi; yanlarında 30'lu yaşlarda bir büyük ablaları dolmuşa bindiler.
Geziye çıkmış bir halleri vardı. Yanıma iliştiler.
Çok tuhaftı.
Çocukluğumdan bu yana, bu tarz yeni yetme gençleri uzunca zamandır bir arada görmemiş ve gözlemlememiştim
Davranışları, saygılı duruşları ve konuşmaları giderek dikkatimi çekiyordu. Sağ yanımda oturanın hemen yanındaki çocuk, elindeki cipsi uzattı.
"Dayı, yer misin"
Gülümsedim, 'sağol canım' dedim. Ablaları ile koyu bir sohbete koyuldular.
Batman, Bitlis, Diyarbakır, camiiler, ören yerleri derken sohbet muhteşem bir hâl almıştı.
Çocuklar ablalarına soruyor, yanıtları sindirerek dinliyorlardı.
Otuzlu yaşlardaki genç kızın yüz hatları ve lehçesinde gizemli bir 'doğulu oluş' seziliyordu.
O Mardin'de çekilen ve TV'lerde sıkça verilen dizilerde yer alan, Ben'li, sürmeli gözlü kadınların baş rolde oynadığı, bir o kadar ilginç ve kâhinlere benzeyen kadınlar gibiydi çehresi.
Çok anaç, bilgi küpü, bilinçli. Çocuklar onu pür dikkat, ben de onları "kulak misafiri" zevkle, hayretle dinler ve yolculuk bitmesin diye düşünürken; gözlerim dalmış, uyumuş kalmışım.
Yanımdaki çocuk da, benim ardımdan uyumuş; başını sağ omzuma dayamış.
Ben uykuda. O uykuda.
Tam Söke girişi bir rampada, bir laka'da, 'güm' diye bir ses ile uyanana kadar.
Uyanır uyanmaz, çocuk başını omzumdan çekti.
Yanındaki, 'cips alsana dayı' diyen akıl küpü, bu kez mûzip bir biçimde bana bu kez,
"Dayı, bak, demindir, ne güzel uyuyordunuz. Bizim uyanık beleş omuz bulmuş, kafasını dayamış sizin omzunuza" diyordu.
Güldüm. "Ben de uyudum, ne farkeder. Ne güzel.
Omuz omuza durmak, dayanışmak" dedim cipsci çocuğa.
Çocuk şaşırdı. "Ya dayı. Çok ilginç birisiniz" dedi. Tekrar gülümsedim ona.
Basın İlan Kurumu'nun altında çok hoş Trabzon ekmeği yapan fırından aldığım ekmeğin iki dilimini ona uzatıp, yine gülümsedim.
Çocuk, belli ki aç değil. Yavan olsa da, red de edemeyince;
"Dayı, bir dilimini yesem olmaz mı" diye sorunca; güldüm tekrar; "tabii" dedim. Diğer dilimi de ben yedim.
Şaşkınlık ve sevgi ile bir kez daha baktı yüzüme. Ben tekrar gülümsedim.
Araç garaja yanaştı. Bana, "Dayı, Söke'de mi oturuyorsunuz" diye sordu.
"Hayır, Didim. Az sonra Didim aracı var, yola devam" dedim.
Gözleri bana, "kimsin, necisin, neyin fesisin, ne iş yaparsın" diye soruyordu.
Soracaktı da soracaktı ama, yolun sonu gelmişti.
"Yazarım" ben dedim.
"Yazarım, çizerim; olanı, biteni, duyguları aktarırım"
Şaşırmıştı. "Ooooo" dedi.
Araçtan indim. Onlar da. Önümde hemen bir Didim aracı, kalkmak üzere. Koşarak yanıma geldi.
"Dayı, bak arabayı kaçırma, hemence bin ve git" dedi.
"Biliyorum canım. Çay ve sigaramı içip, bir diğer araçla giderim" dedim.
"İyi öyleyse dayı, hadi hoşçakal" dedi.
"Böyle yiğenlere can kurban" dedim içimden. Tekrar gülümsedim.
Büyülü bir cümle gibi dokundu ona, anladım. İyice şaşırmıştı.
"Sağlıkla kalın. Güzel insanların güzel çocukları" dedim ardından.
El salladı ve gittiler.
1975-80'li yılların, çocukluğumun çocukları gibiydi her biri.
Araştırmacı, sorgulayan, paylaşımcı, yardımsever ve duyarlı. Ve çok büyük sezgili. Büyümüş küçülmüşler.
Ver ülkeyi ellerine. Düşünme. Yönetsinler. Fırat'tan Edirne'ye; adalet, paylaşımla ve insanca.
Gözleri her birinin çakmak çakmak.
Anadolu kültürü sinmiş içlerine. Saygılı, sezgili, düşünceli, sevgi dolular.
Geleceğin canları onlar. Paylaşımcı. Umutları geleceğin.
İnsanlığın.
O denli canlıydılar ki!
"İşte dayı, biz bu toprakların, yeşeren umudu, yarınlarıyız.
Sadece bu topraklara mı ?
Tüm insanlar için tüm canlılar için.
Gücüz, paylaşımcı, yardımsever, adam gibi adamlar olacağız, tasalanma" der gibiydi güzel gözleri her birinin.
Adresleri yok bende. Belki üç belki beş yıl sonra, ola ki bir yerde bu satırları okurlarsa insanlık şiirleri ile birlikte..
"Dayının sözünü ettiği, anlattığı gerçek öykünün kahramanları işte bizleriz" diyecekler.
İşte bu çocuklar, gelecek on yıllarda bu topraklarda ve yetmez;
bu dünyada adaleti, sevgiyi var edecek, yeşertecekler.
İşte bu çocuklar cipslerini, ekmeklerini, duygu ve sevgilerini pay edecek tüm canlılara.
Herşeyden bâkiyye, bir insanlık kalacak elimizde maziye ve atiye
