Türk dilinde, "kelime gibi bir sözcüğü" dışlamak! Yahut, Türk dilinde, "sözcük gibi bir kelimeyi" dışlamak.
'Anlam' gibi müthiş bir Türkçe kelimeyi-sözcüğü kullanıp, 'mânâ' gibi derin bir sözcüğü Türkçe'den kaldırmak. 'Çok güzel', olağanüstü sözcükleri ile yetinerek, 'muhteşem, harikûlâde' gibi sözcüklerden güzel Türkçe'yi yoksun (mahrum) bırakmak da bir ihanet değil mi? İhanet demişken, bu kelimeyi karşılayan doğrudan(direkt) bir kelimemiz var mı? Kandırmaca olabilir mi? 'Kandırmaca'nın yetersiz, kifâyetsiz olduğu gün gibi ortada değil mi?
Yine, 'olanaklı' mı 'mümkün' mü, 'ihtimal var' mı, 'olasılığı nedir' kelimelerinin hangi birisi Türkçe'den dışlanabilir?
Tesadüf kelimesini roman ve şiirlerden atabilir miyiz? Rastgele, gelişigüzel. Bu kelimeler de muhteşem. Avcıya, 'tesadüf olsun', denir mi? Rastgele deriz.
Ayrı yazılan 'de, da' ekini, kimi zaman yazıda 'dahi' olarak vermek bile(dahi) yaşayan Türkçe'ye ne denli (ne kadar -ne büyük) anlam(mânâ) katar.
Peki, (ya-ya da) 'öyle değil mi'yi, ne dersiniz olarak da dile getirmek(ifade etmek) ne büyük zenginlik. Kezâ, (aynısı); iki sözcük de ne hoş.
Söz aynı'ya gelmişken, 'tıpkı'yı dışlamak. Neden?
Tabii, 'aynen' kelimesinin basitliği var. 'Aynen, aynen, aynen' şeklinde sürüp giden;
tuhaf, garip, acayip telefon trafiğini biliriz. Kimi 'aynen yengen ' gibi zırvalar. Oysa aynen'i karşılayan, 'tamamen, evet tam öyle, katılıyorum, tamamen doğru' gibi doğru kelimeler varken!
İlginç bir film. Göz alıcı, çekici bir film.
Çok orijinal. Çok özgün. İzlemeye değer bir film.
Türkçe'nin zenginliği bu.
Yahut. Ya da yerine arada bir 'yahut' da deriz. Öyle değil mi? (Ne dersiniz)
Göze çarpmak, göze gelmek, gözden geçirmek, gözden çıkarmak, göz atmak, göz nuru olmak, göze gelmek..
Bu nasıl da deli bir dil!
'Göze gelme'yi kullanırken, 'nazar'ı' atmak mı dediniz!
İşte o zaman nazar değer, yaşayan dilimize.
Nazar boncuğu nasıl ifade edilir ki hem?
Kimi zaman, 'buna kıyasla' deriz. Aynı şekilde, 'buna nazaran'ı da kullanırız. Baksanıza şu muhteşem Türkçemize.
Oysaki yerine, hâlbuki de deriz.
Hâl, durum, vaziyet, pozisyon kezâ. Hep zenginliğimiz.
Dil çatışması, ülkemizde yıllar içinde, hayatın ve siyasetin her alanında kendilerini muhafazakar veya ilerici olarak tanımlayan (zıt) karşıt gruplar arasında doğası gereği durmaksızın süregelmiş.(devam etmiş)
Muhafazakâr, tutucu, durağan, sabit, stabil, geçmişe sıkıca bağlı, kimi saplantılı.
İlerici, yenilikçi, reformist, devrimci, yeniliğe açık, çağdaş, aydınlıkçı, aydınlanmacı.
Türkçe'de dil çatışmaları pek tabii ki yanlış biçimde; sol -sağ, lâik-antilâik felsefesi (düşünce yapısı) yörüngesinde yaşanmış. Hâlen de yaşanıyor.
1970' ve 1980'li yıllarda başlayan ve yoğunlaşan Türk Dil Kurumu'nun olağanüstü gayretleri ile güzel Türkçemize binlerce zengin kelime ve deyimler kazandırılmış.
Doğrusu o ki, dilbilimciler siyaset dışı olmalı. Dil çalışmalarında kasti, öznel davranmamalı.
Nesnel, önyargısız olunmalı.
Öznel yerine ille de subjektif demenin ve üretilen öznel kelimesini garipsemenin anlamı ne ola ki?
Kezâ, nesnel yerine ille de objektif diye tutturmak neyin nesi? Her ikisini de kullanın. Tabii ki öz Türkçe olanı bizler için çok daha anlam dolu, değerli. (Mânidâr) Yeri gelir 'subjektif' derim, yeri gelir 'öznel' derim, deriz.
Orijinal mi, özgün mü derseniz!
Bence özgün. Zirâ özgün öz ve öze dönük. Öz Türkçe.
Tabii ki kimi zaman orijinal da deriz. Sıkıntı yok.
Bakın, dilimize son yıllarda belirgin bir şekilde yerleşen 'Mânidar' kelimesi oldukça revaçta.
Mânidar kelimesini, anlam dolu, anlamlı, isabetli sözcükleri ile de verebiliriz.
Mademki yaşayan dile uyum sağladı! O zaman tercihe göre, cümlenin durumuna göre niçin kullanılmasın mânidar kelimesi?
Gerçi bana sorarsanız, mânidâr yerine anlamlı kelimesini yeğlerim, tercih ederim, seçerim ama; mânidâr da kullanılsın.
Örneğin, 'söylem' kelimesi, 'anlatı' kelimesi ne güzel ifadeler; yani söylemler, ne dersiniz? Niçin ifade yerine, bazen söylem demeyelim?
Örneğin, "şu söylemlerde bulundu" ya da 'söylem tarzı şuydu' gibi.
Son yılların, benimsenen, kabul gören bir diğer hit kelimesi, "İmtinâ" değil mi?
Sakınmamak, gözardı etmemek, kaçınmamak, esirgememek..
Var oğlu var Türkçemizde.
Olsun. İmtinâ da olsun.
Ne demiştik! Dilde kasıt olmasın. Dikte edilen, ettirilen değil; yaşayan, yaşatılan, halka mâlolan, ait olan, halkın benimsediği, kullandığı dil olsun.
Geçerli olsun. (Muteber) Sanki modası geçmiş gibi, bana mı öyle geliyor.
Korna, klakson, öttürgeç.
Öttürgeç'i bilemedim;
ki zaten benimsenmedi ve halkta karşılık bulamadı.
Ama kaldıraç ne hoş bir Türkçe. Patlangaç gibi. Çocukların oynadığı.
'Çok dövdüler'i, öldüresiye ile ifade ederiz. Ne hoş uyar cümleye.
Bu duruşu çok mânidâr. Bu duruşu çok anlamlı, anlam taşıyor, anlam ifade ediyor. Bakın, her biri ne güzel.
Yaşayan Türkçemiz güzel olmalı. Kulağa hoş gelmeli. Olağanüstü, muhteşem, harikulade olmalı.
Perfect de olmalı mı? Yok artık. O da olmasın.
Kimi zaman işler çok mühim olur, kimi zaman önemli.
Önemli de mühimdir, mühim de önemli. Mânidâr ve anlamlı.
Yaşayan, dev bir Türkçemiz var artık. Hiçbir kelime, sözcük, dil değeri tarihin çöplüğüne gitmesin.
"Bu bağlamda" ifadesi .Ne güzel değil mi? Ya bu minvâlde.
Yeni nesiller sıkça kullanmaz, ama bu kelime de dilimizde yer etmiş. Olsun. Kaybolmasın. Yitip gitmesin.
Dilde mâziyi yok etmeye çalışmak da, yeni dil gelişimini engellemek de olmasın. Ve hep öz Türkçe ana hedefimiz, şiarımız olsun.
Kuşaklar arası iletişimin sağlıklı olması dilimiz ile mümkün. Geçmişe, geleceğe bir koşul, şart, mecburiyet ve gereklilik bu.
Hem özgür hem hürüz, hem bağımsız.
Yaşayan Türkçe'den, hayat'a yalnızca, sadece '"yaşam" diyerek uzaklaşamayız.
Yaşamak, yaşantı çok güzel ama, yaşam sözcüğü tek başına hayâtı karşılar mı? Hayatı da unutmadan, es geçmeden yaşantıya devam.
Ne der şarkıda!
Bir İhtimâl daha var! Bu şarkının, bir olasılık daha var diyerek, ruhunu bozmak mı güzel?
Arada sırada, bazen ihtimalli olmak mı?
"Onun bu kadroda olmasına ihtimal vermiyorum"
Olasılık vermiyorum. (Oldu mu? Hayır)
Onsuz bir kadronun olma olasılığı, imkanı yok, ihtimali yok.
Bakın oluyor.
İhtimali de saklayalım.
Sözlerin kifayetsiz oluşunu, yetersizlik kelimesi ile verirsek yine bir şarkının ruhunu bozarız.
Dil siyaset dışı olmalı.
Soru, sorun, mesele, problem, müşgül durum, açmaz, çıkmaz, dilemma, paradoks vb.
Soru, sormak, sorguya almak, soruşturmak.
İngilizce problemden, Arapça meseleye, Farsça derd'e; yine Arapça dava'dan, Farsça fetvâ'ya, Türkçe buyruk'a hepsi Türkçe'nin hazinesi olmuş.
Bin yıldır yaşadığımız coğrafyada Türkçemiz, hâzan'la, hüzün'le, Arabi, Farsi binlerce sözcükle güzelleşmiş.
Onur itibar ile, itibar onur ile, erdem ile değerli.
Selam, merhaba, günaydın, iyi sabahlar, aydınlık sabahlar hepsi kıymetli.
Bazen varsayar, kimi farzederim, bazen atıyorum deriz. Bazen atma eylemini atmasyona kadar götürür ve ingilizce bir sözcüğe çeviririz.
Eylem ne hoş bir sözcük. Oysa hep bu kelimeye sağ cenâh tarafından sol ideoloji ismi ile bakılır.
Etmek, eylemek en nadide Türkçe kelimeler. Devrim kezâ. Devirmekten.
Bazen düşünür, bazen derince, inceden düşünür, tefekkür ederiz.
Sorun da, problem de, mesele de yok, kalmadı.
Müslüm Gürses'in sorunu ve problemi yoktu; ama derin bir meselesi vardı.
Meselem diye başladı şarkısına.
Dünyanın en büyük dilbilimcisi olarak tanınan, Belçikalı Johan Vandewalle Türkçe üzerine şunları söylüyor.
"Türkçe'nin matematik dili yapısına hayranım. Bir satranç ahenginde. Belki daha az kurallı, ancak imkanları sınırsız. Kısa cümleleri birbirine bağlayarak karmaşık cümleler halinde ifade edilebilme özelliği insanı büyülüyor. İnsan zihninin üstün olanaklarını en güzel şekilde yansıtan bu muhteşem dili, eğer gençliğinde Chomsky öğrenmiş olsaydı, şu an dilbilim öğretisinde İngilizce değil, Türkçe gramerler okuyor olacaktık"
