Evet bu yüzden bana değer vermiyorsunuz zaten, öyle mi?
Bunu bir itiraf gibi değil, bir tespit gibi söylüyorum. Üzerinde uzun uzun düşünülmüş, parlatılmış bir cümle değil bu; cebimde bozukluk ararken ağzımdan düşmüş gibi. Fakirliğim romantik değil, dramatik hiç değil. Kolay ulaşılabilirliğim ise bir erdem gibi sunulacak cinsten değil; daha çok kapısı kilitsiz bir ev gibi, içeri giren çıkanın belli olmadığı.
Herkes zengini oynuyor.
Cüzdanlar değil, cümleler şişkin. İnsanlar banka hesaplarını değil, duruşlarını büyütüyor. Masaya otururken sandalyeyi değil, egoyu çekiyorlar altlarına. Herkesin üstünde görünmez bir vitrin camı var; içeridekiyle dışarıdan görünen arasında ciddi bir kur farkı oluşmuş. Yoksulluk ayıp sayılıyor, sadelik düşük çözünürlüklü bir görüntü gibi bulanık kabul ediliyor.
Herkes ulaşılmazı oynuyor.
Mesajlar geç okunuyor, cevaplar bilinçli olarak gecikiyor. “Yoğunum” bir savunma hattı, “müsait değilim” bir kimlik haline gelmiş. İnsanlar kendilerini nadir bulunan bir nesne gibi sunuyor: sınırlı sayıda, sadece seçilmişlere. Oysa çoğunun dolabında asılı duran tek şey boşluk. Ulaşılmazlık, içi boş bir kutunun üzerine yapıştırılmış pahalı bir etiket gibi.
Herkes kendini bir yerlere konumlandırmış.
Kimi yukarıdan bakıyor, kimi tam ortada durduğunu sanıyor, kimi de aslında çoktan düştüğü yerden hâlâ manzara tarif ediyor. Haritalar yanlış çizilmiş; herkesin merkezi kendisi. Aynalar pusula olmuş, yönler karışmış. Kimse “buradayım” demiyor, herkes “olmam gereken yerdeyim” iddiasında. O yerin neresi olduğu ise muğlak, sisli ve bolca lafla kaplı.
Ben ise fakirim.
Sözlerimi saklayacak kasam yok, hislerimi kilitleyecek şifrem. Arayana ulaşıyorum, sorana cevap veriyorum. Uygun zamanda değil, gerçek zamanda yaşıyorum. Bekletmiyorum, çünkü bekletecek kadar değerli olduğumu iddia etmiyorum. Kendimi nadir göstermiyorum; çünkü nadir olmanın değil, sahici olmanın peşindeyim.
Belki bu yüzden kalabalıkların arasında biraz çıplak duruyorum.
Filtre yok, perde yok, sis makinesi hiç yok. Herkes rolüne sarılmışken ben metni cebimde unutmuş gibiyim. Doğaçlama değil bu; sadece ezberim yok. Yanlış yapıyorum, tökezliyorum, bazen cümlelerim fazla açıkta kalıyor. Ama en azından saklandığım bir yer yok.
Zenginlik oyunu pahalıya patlıyor.
Ulaşılmazlık insanı yalnızlaştırıyor. Konumlar yükseldikçe nefes daralıyor. En sonunda herkes aynı soruyu sessizce soruyor: “Bunca rolü kimin için oynuyorum?” Cevap gelmiyor, çünkü seyirci çoktan dağılmış oluyor.
Ben fakirim ve kolay ulaşılabilirim.
Ama en azından kapım çalındığında kimin geldiğini merak ediyorum.
En azından seslenildiğinde dönüp bakıyorum.
En azından olduğum yerle, olduğum kişi arasında büyük bir fark yok.
Belki bu çağda asıl lüks budur:
saklanmamak,
AMA ARTIK BİTTİ, OYUNU BAŞLATIYORUM
Ama artık bitti.
Perde falan inmiyor; sadece ışıklar biraz sertleşiyor. O ana kadar görmezden gelinen detaylar, birden netleşiyor. Uzun süre kenarda duran biri ayağa kalkınca sandalyenin gıcırtısı herkesi rahatsız eder ya, işte tam olarak öyle bir ses bu.
Evet, artık bitti.
Oyunu kuralına göre oynamaya ben de başlıyorum. Kuralları ben yazmadım, masayı ben kurmadım ama taşların nasıl hareket ettiğini yeterince izledim. Kim ne zaman susuyor, kim ne zaman kayboluyor, hangi sessizlik değerli sayılıyor… Hepsi not edildi. Artık şaşırma lüksüm yok.
Ben de artık ulaşılmazı oynayacağım.
Telefonum açık olacak ama ben olmayacağım. Mesajlar gelecek, cevabın gelmemesi de bir cevap sayılacak. “Sonra bakarım” bir taktik, “şu an uygun değilim” yeni bir duruş olacak. Kapı kilitli değil; sadece anahtar görünürde olmayacak.
Bu bir kibir değil, geç kalmış bir adaptasyon.
Uzun süre herkesin sofrasına aç karnına oturmanın bedelini ödedim. Her çağrıda koşmanın, her soruya cevap vermenin, her boşluğa dolmanın. Şimdi geri çekilmek bir lüks değil, bir savunma hattı. Herkesin erişebildiği şey değersiz sayılıyorsa, ben de değerimi mesafeyle anlatacağım.
Artık ben de seçileceğim.
Kiminle konuşacağımı, kime cevap vereceğimi, kimin sesini duymaya değer bulacağımı ben belirleyeceğim. Herkesle aynı mesafede durmayacağım; bazıları için ufuk çizgisi olacağım, bazıları için sis. Herkesin görebildiği yerde durmak zorunda değilim.
Ulaşılmazlık bir duvar değil, bir filtre.
Giren girer, kalanı kapının önünde durur. Kim gerçekten merak ediyorsa yolunu bulur; kim alışkanlıktan geliyorsa zaten ilk köşede vazgeçer. Kalabalık azalır, gürültü düşer, sesler ayırt edilebilir hale gelir.
Belki bana “değiştin” diyecekler.
Evet, değiştim. Çünkü aynı yerde durup farklı muamele beklemek saflıkmış. Şimdi ben de oyunu oynuyorum; ama ezilerek değil, öğrenerek. Eskisi gibi her yere yetişmeye çalışmayacağım. Eksik kalacağım yerler olacak, bilerek.
Artık ulaşılmazım.
Herkes için değil.
Her zaman değil.
Ama gerektiğinde.
Ve bu kez, oyunu izleyen değil, hamle yapan taraftayım.

EGO CÜMLELERİM BİTTİ, KONUYA GİRELİM!..
Yakın Gelecek İnsanlık İçin Yıkımı İşaret Ediyor
Aşağıdaki satırlarda, dünya sosyolog ve iktisatçılarının insanlığın yakın geleceği üzerine düşüncelerinden derlediğim bir özeti sunuyorum.
Küresel yıkım arefesi. Küresel kapitalizm kendisini feshederek, farklı bir formasyona; güyâ "Elitler Sosyalizmi'ne evriliyor.
Elit küreselciler, toplumları hümanizm ve sosyalizm masalları ile sömürmeyi sürdürüyorlar.
İnsanlar bu düzenin tamamen kölesi ve bekçileri.
1929 dünya ekonomik krizi Faşizm ve dünya savaşlarına yol açmıştı. Şu an ise henüz egemen güçleri şimdilik yıpratmayan yeni bir dünya savaşı, ardından çöküş var. İlk emirleri Pandemi, ardısıra ekonomilerin çökertilmesi. Süreç seyir halinde, organize ilerliyor. Açıkça, deklare edilerek. Uluslararası toplumun gözü önünde. Utanmadan.
ABD Merkez Bankası Fed'e sadece Kennedy karşı gelmiş ve öldürülmüştü. ABD kendisinin, dolarının çöküşü öncesi, tüm dünyayı ateşe atarak çökertme amacında.
Dolar, altın ve emtialar karşısında yok olacak.
Çöküş, zayıf halkalardan başlayarak, domino etkisi ile tüm insanlığı vuruyor. (Çok seçkinler dışında)
Ekonomide, bütçelerin -40 gibi rezerv terimleri komik. Ekonomide böyle bir kavramın karşılığı yok.
Enflasyon, kırılgan ekonomilerde yüzde bin seviyelerini görecek.
Türkiye'de yastık altındaki altının 250 milyar dolar olduğu ifade ediliyor. Süreç içinde, altının doları ezip geçeceği ve bin katı değere ulaşacağı dile getiriliyor. Bu, doların tamamen yok oluşu.
Gelişmeler, 2024 kehanetlerini doğruluyor.
Dünya küresel kapitalizmi, tüm dünya uluslarını tek merkezden yönetecek, "Güyâ" bir sosyalizm hedefinde. Tabii bu aslında görülmemiş bir faşizm ve dram.
Türkiye için, 500 ton altını bozarak çıkış ummak çöküş getirir.
Avrupa'da asgari ücretli oranı, nüfusa göre yüzde 3, bizde ise yüzde 50.
Vadeli kağıt ve borsalar çökecek.
ABD'nin çöküşü kendilerince planlı mı, iyi mi, kötü mü?
İnsanlık, küresel çeteye direnebilir mi? Seçenekler bulabilir mi?
Şu an dünyada dönen hâkiki para 80 trilyon dolar. Söylenti olan 1 buçuk katrilyon dolarsa, tamamen hayalî, kandırmaca. Kaldı ki koskoca dünyaya biçilen değer 300 trilyon dolarken!
Hakiki 80 trilyon doların sadece yüzde beş'i halk içi kullanımda.
ABD bütçe açığı 20 trilyon dolar. Çöküş var. Çin, çöküşte en değerli aktör.
1 gram altının 1000 dolara karşılık geleceği günler de var.
Sonuç mu?
Kapitalizm, çıkarı uğruna ayağına sıkıp; masum bir rolle insanlığın kanına, insanlığı kurtarma operasyonu algısı ile girecek.
Gazetemizde sürekli dile getirdiğim,
"Dünya ulusları daha geç olmadan uyanmalı". cümlelerim anlamını yitiriyor.
Zirâ, Latin Amerika ülkelerinde başlayan uyanış ve başkaldırı, Avrupa toplumlarında korkudan ve toplumsal rahatlıkları gereği tamamen karşılık bulamıyor.
Rahatını bozmak istemeyenler, dünyada insanlığa ve canlılara yapılan tüm soykırım ve dramları başka bir gezegenin penceresinden izliyorlar.
Tabii şu an için ve en büyük insanlık suçluları onlar.
