Bu ayın 24’ünde yani önümüzdeki Cumartesi günü, Cumhurbaşkanı Erdoğan Aydın’a geliyor. Milyarlık yatırımlar açılacak, kurdeleler kesilecek, kameralar çalışacak, mikrofonlar parlayacak. Bir şehir vitrine çıkacak. Ama vitrinin arkasında yine eski bir hikâye dönüyor: Kapıyı kimin açacağına birkaç kişinin karar verdiği, anahtarın cebinde değil de egoda taşındığı bir düzen…
Ben bu hikâyenin figüranı değilim. Aydın Gazeteciler Cemiyeti’ne, Semra Şener döneminde üye oldum. “Pasif üye” sıfatını üzerime yakıştırmadığım için "istifa ettim". Çünkü gazetecilik, kartvizit koleksiyonu yapmak değildir. Çünkü gazetecilik, koltuk çevresinde dolaşmak değil, sokağın nabzını tutmaktır.
Rahmetli Erman Çetin’e desteğim de ortadaydı. Kazanırsa üyeliğimi tekrar gündeme alacağını söylemişti. Ama maalesef trajik bir şekilde kendisini kaybettik. Açık, net, şeffaf bir ilişkiydi. Masanın altından değil, masanın üstünden yürüyen bir süreçti. Ama bugün gelinen noktada görüyoruz ki mesele ne üyelik, ne rozet, ne de fotoğraf karesi… Mesele, “kimin içeri gireceğine kim karar veriyor?” sorusu.
Bir cemiyet, şahsi mülk değildir. Yönetim kurulu, bir holding yönetir gibi “sen girersin, sen giremezsin” diyemez. Kimle arası iyiyse kapıyı açıp, kimle arası kötüyse sürgüyü çekemez. Bu refleks gazeteciliğin değil, küçük hesapların refleksidir.
İşin ironik tarafı şu: Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Aydın’a gelmesi, AK Parti’nin programı, açılış töreni… Bunların hiçbiri artık şahsım adına hayati mesele değil. Katılırım ya da katılmam. Giderim ya da gitmem. Bu benim tercihim. Ama “akredite edilmemek” başka bir şeydir. Bu, gazetecinin mesleki varlığını yok sayma girişimidir.
Akreditasyon, bir lütuf değildir. Bir torpil bileti hiç değildir. Akreditasyon, mesleki hakkın tanınmasıdır. Basın kartı taşıyan, veya ekmeğini bu işten kazanan imtiyaz sahipleri, sahada üretim yapan herkesin doğal uzantısıdır. Kimsenin keyfine göre dağıtılacak bir hediye paketi değildir.
Bugün bazı yapılar, hâlâ geçmişin gölgesinde yürüyen figüranlar gibi davranıyor. O gölgede kimlerin izleri var, kimlerin ayak sesleri duyuluyor, kimlerin arka planda dedikoduları dolaşıyor, herkes biliyor. Ama mesele isim değil, zihniyet meselesi.
Bu zihniyet değişmedikçe; şehir büyür ama kurumlar küçülür. Binalar yükselir ama vicdanlar alçalır. Törenler çoğalır ama adalet azalır.
Benim derdim içeri girmek değil. Benim derdim kapının kim tarafından, hangi ölçüyle ve hangi akılla tutulduğudur.
Çünkü bugün bana kapanan kapı, yarın başkasına da kapanır. Bugün “olmaz” denilen isim, yarın başka bir isim olur. Ve sonunda ortada gazetecilik değil, sadece dar bir çevrenin yankı odası kalır.
Ve şunu açıkça söylemek gerekir:
Üç beş FETÖ artığının ve menfaat çetelerinin yön verdiği bu yapılar, bu mesleğin kaderini belirleyemez. Hiç kimse, kendi küçük dünyasını evrensel bir ölçü gibi sunamaz. Gazetecilik, kapı bekçiliği değildir. Gazetecilik, perde arkası oyunu hiç değildir.
Bu şehir bunu hak etmiyor. Bu meslek bunu hak etmiyor.
