Ümit Yeşildağ
Köşe Yazarı
Ümit Yeşildağ
 

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Türkiye'yi Venezuela ile kıyaslamalar!..

Son günlerde sosyal medyada dolaşan benzetmeler bir hayli tanıdık. Recep Tayyip Erdoğan’ı alıp Saddam’ın yanına koyanlar var. Bir adım öteye geçip Kaddafi’ye, oradan Esad’a bağlayanlar… Ardından o cümle geliyor: “Onun da sonu böyle olacak.” Bu cümle, siyasetin değil; kolaycılığın ürünüdür. Bir dakika. Önce aynaya bakmak, sonra kelimeleri seçmek gerekir. Çünkü her benzetme, biraz da gerçeği eğip bükme sanatıdır. Türkiye’yi 23 küsur yıl boyunca yöneten, sandıktan defalarca çıkan, her seçimde başka bir eşikten geçen bir lideri; tankla gelen, darbeyle oturan, halkıyla arasına duvarlar ören figürlerle aynı kefeye koymak, ne tarih bilgisiyle ne de akılla açıklanabilir. Burada bir acelecilik var. Bir öfke var. Bir de bilinçli körlük… Recep Tayyip Erdoğan’ın kusuru yok mu? Elbette var. Hatta bugün geriye tek bir büyük başlık kalmıştır: Emekli maaşları, asgari ücret, dar gelirlinin alım gücü. Ve kendisinin de açık açık kabul ettiği budur. “Düzelteceğim” dediği alan tam olarak burasıdır. İşin ilginç tarafı da burada başlar. Çünkü bugüne kadar verdiği sözlere baktığınızda, “yapamaz” denilen başlıkların birer birer hayata geçtiğini görürsünüz. Bir zamanlar “olmaz” denilenler, bugün sıradanlaşmış gerçeklerdir. Haliç… Yıllarca kokusuyla anılan, “bu yük kalkmaz” denilen bir bataklıkken; bugün başka bir kimliğe sahipse, bu bir tesadüf değildir. 6 Şubat depremleri… 11 ilin aynı anda yıkıldığı, devletin bile nefesinin kesildiği o felaket sonrası; “bu enkazın altından kalkılamaz” diyenler çoktu. Ama konutlar yükseldi, şehirler yeniden kuruldu, hayat geri çağrıldı. Bunlar küçük işler değildir. Bunlar masa başında yazılan temenniler hiç değildir. Bütün bunları görmezden gelip, tek bir fotoğraf karesi üzerinden “diktatörlük” hikâyesi yazmak; en hafif tabirle, ucuz bir anlatıdır. Evet, Erdoğan otoriterdir. Bunu inkâr eden zaten yok. Ama bu otoriterlik, çoğu zaman şu cümlede özetlenir: “Bana hakaret etme, edersen bedelini ödersin.” Bu yaklaşımı eleştirebilirsiniz. Beğenmeyebilirsiniz. Ama bunu Saddam’ın ipiyle, Kaddafi’nin meydanıyla, Esad’ın iç savaşıyla yan yana koymak; kelimelere zulümdür. Çünkü diktatörlük dediğiniz şey, sadece sertlik değildir. Hizmet üretmeden, hesap vermeden, sandığı anlamsızlaştırarak yönetmektir. Peki burada sandık nerede duruyor? Her seferinde halkın önünde. Asıl soru şudur: Bu kadar büyük işler, bu kadar geniş dönüşümler, bu kadar köklü müdahaleler; tamamen halktan kopuk bir yapıyla mümkün olabilir mi? Cevap basit: Hayır. O yüzden mesele benzetme yapmak değil, adaletli olmak meselesidir. Mesele slogan değil, izan meselesidir. Mesele kızgınlık değil, insaf meselesidir. Eleştiri başka bir şeydir. Karalama bambaşka. Ve Türkiye, bu iki kavram arasındaki farkı artık çok iyi bilmek zorundadır. GELİR ADALETSİZLİĞİ VE ANORMAL VERGİLER Tam da buradan devam etmek gerekir. Çünkü tabloyu eksik okumak, gerçeği yarım anlatmaktır. Savunma sanayiine bakın. Bir zamanlar parasıyla bile alamadıklarını, bugün kendi imkânlarıyla üreten bir ülke var karşımızda. İHA’sı, SİHA’sı, mühimmatı, radar sistemi… Eskiden “ambargo” kelimesiyle hizaya sokulan Türkiye, bugün masaya oturduğunda muhataplarının ses tonunu düşürdüğü bir ülke hâline gelmişse, bu boşuna değildir. Enerji deseniz ayrı bir hikâye. Doğalgaz aramaları, denizlerdeki sondajlar, nükleer yatırımlar… Yıllarca “enerjide bağımlı ülke” etiketiyle anılan bir coğrafyada, artık kendi hesabını yapabilen bir irade vardır. O yüzden eskiden posta koyanların çoğunun, bugün yelkenlerinin suya indiğini görmek zor değil. Bu noktada inkâr, ancak bilinçli bir tercihtir. Evet, çok işler yapıldı. Gerçekten çok. Ama tam da bu yüzden, “hiç hata yapılmadı” demek en büyük haksızlık olur. Çünkü büyüyen her yapı, hatalarını da büyütür. Bugün toplumun en çok canını yakan mesele, güvenlik ya da dış politika değil; cüzdanın içidir. Gelir adaletsizliği, insanların omzuna çöken anormal vergi yükü, hayat pahalılığı… Bunlar artık görmezden gelinecek başlıklar değildir. Bir ülkede insanlar çalıştığı hâlde geçinemiyorsa, emekli ayın ortasını getiremiyorsa, asgari ücretli maaşı alır almaz borca koşuyorsa, orada başarı hikâyesi tek başına yetmez. İşte tam da bu noktada yapılması gereken şey, daha fazla bağırmak değil; daha fazla denge kurmaktır. Biraz daha demokrasi… Biraz daha insan hakları… Biraz daha hoşgörü… Biraz daha tevazu… Çünkü güç, sadece yumruğu sıkmak değildir. Güç, gerektiğinde yumruğu açabilmektir. Bugüne kadar yapılanları inkâr edenler ne kadar yanlışsa, hataları konuşmayı ihanet sayanlar da o kadar yanlıştır. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey; ya siyah ya beyaz körlüğü değil, griyi okuyabilen bir akıldır. Hem yapılanı takdir eden, hem eksik kalanla yüzleşebilen bir olgunluktur. Evet, büyük işler yapıldı. Evet, Türkiye eski Türkiye değil. Ama unutulmaması gereken şudur: Büyüklük, sadece yapılanlarla değil; yapılan hatalardan ders alabilme cesaretiyle ölçülür. Ve asıl sınav, tam da burada başlamaktadır. ZOR SORU! Son olarak Erdoğan Amerika, Batı ve israil'e hizmet ediyor diyorlar!... Diğerleri ile aralarındaki tek fark bu Eğer öyleyse! Şunu söyleyeyim Hizmet etsin etmesin, ABD'ye ve İsrail'e güvenilmeyeceğini Bilmesi gerekir!
Ekleme Tarihi: 05 Ocak 2026 -Pazartesi

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Türkiye'yi Venezuela ile kıyaslamalar!..

Son günlerde sosyal medyada dolaşan benzetmeler bir hayli tanıdık.

Recep Tayyip Erdoğan’ı alıp Saddam’ın yanına koyanlar var.
Bir adım öteye geçip Kaddafi’ye, oradan Esad’a bağlayanlar…
Ardından o cümle geliyor:
“Onun da sonu böyle olacak.”

Bu cümle, siyasetin değil; kolaycılığın ürünüdür.

Bir dakika.

Önce aynaya bakmak, sonra kelimeleri seçmek gerekir.
Çünkü her benzetme, biraz da gerçeği eğip bükme sanatıdır.

Türkiye’yi 23 küsur yıl boyunca yöneten, sandıktan defalarca çıkan, her seçimde başka bir eşikten geçen bir lideri; tankla gelen, darbeyle oturan, halkıyla arasına duvarlar ören figürlerle aynı kefeye koymak, ne tarih bilgisiyle ne de akılla açıklanabilir.

Burada bir acelecilik var.
Bir öfke var.
Bir de bilinçli körlük…

Recep Tayyip Erdoğan’ın kusuru yok mu?
Elbette var.

Hatta bugün geriye tek bir büyük başlık kalmıştır:
Emekli maaşları, asgari ücret, dar gelirlinin alım gücü.

Ve kendisinin de açık açık kabul ettiği budur.
“Düzelteceğim” dediği alan tam olarak burasıdır.

İşin ilginç tarafı da burada başlar.

Çünkü bugüne kadar verdiği sözlere baktığınızda, “yapamaz” denilen başlıkların birer birer hayata geçtiğini görürsünüz.
Bir zamanlar “olmaz” denilenler, bugün sıradanlaşmış gerçeklerdir.

Haliç…
Yıllarca kokusuyla anılan, “bu yük kalkmaz” denilen bir bataklıkken; bugün başka bir kimliğe sahipse, bu bir tesadüf değildir.

6 Şubat depremleri…
11 ilin aynı anda yıkıldığı, devletin bile nefesinin kesildiği o felaket sonrası; “bu enkazın altından kalkılamaz” diyenler çoktu.
Ama konutlar yükseldi, şehirler yeniden kuruldu, hayat geri çağrıldı.

Bunlar küçük işler değildir.
Bunlar masa başında yazılan temenniler hiç değildir.

Bütün bunları görmezden gelip, tek bir fotoğraf karesi üzerinden “diktatörlük” hikâyesi yazmak; en hafif tabirle, ucuz bir anlatıdır.

Evet, Erdoğan otoriterdir.
Bunu inkâr eden zaten yok.

Ama bu otoriterlik, çoğu zaman şu cümlede özetlenir:
“Bana hakaret etme, edersen bedelini ödersin.”

Bu yaklaşımı eleştirebilirsiniz.
Beğenmeyebilirsiniz.
Ama bunu Saddam’ın ipiyle, Kaddafi’nin meydanıyla, Esad’ın iç savaşıyla yan yana koymak; kelimelere zulümdür.

Çünkü diktatörlük dediğiniz şey, sadece sertlik değildir.
Hizmet üretmeden, hesap vermeden, sandığı anlamsızlaştırarak yönetmektir.

Peki burada sandık nerede duruyor?
Her seferinde halkın önünde.

Asıl soru şudur:
Bu kadar büyük işler, bu kadar geniş dönüşümler, bu kadar köklü müdahaleler; tamamen halktan kopuk bir yapıyla mümkün olabilir mi?

Cevap basit: Hayır.

O yüzden mesele benzetme yapmak değil, adaletli olmak meselesidir.
Mesele slogan değil, izan meselesidir.
Mesele kızgınlık değil, insaf meselesidir.

Eleştiri başka bir şeydir.
Karalama bambaşka.

Ve Türkiye, bu iki kavram arasındaki farkı artık çok iyi bilmek zorundadır.

GELİR ADALETSİZLİĞİ VE ANORMAL VERGİLER

Tam da buradan devam etmek gerekir.

Çünkü tabloyu eksik okumak, gerçeği yarım anlatmaktır.

Savunma sanayiine bakın.
Bir zamanlar parasıyla bile alamadıklarını, bugün kendi imkânlarıyla üreten bir ülke var karşımızda.
İHA’sı, SİHA’sı, mühimmatı, radar sistemi…
Eskiden “ambargo” kelimesiyle hizaya sokulan Türkiye, bugün masaya oturduğunda muhataplarının ses tonunu düşürdüğü bir ülke hâline gelmişse, bu boşuna değildir.

Enerji deseniz ayrı bir hikâye.
Doğalgaz aramaları, denizlerdeki sondajlar, nükleer yatırımlar…
Yıllarca “enerjide bağımlı ülke” etiketiyle anılan bir coğrafyada, artık kendi hesabını yapabilen bir irade vardır.
O yüzden eskiden posta koyanların çoğunun, bugün yelkenlerinin suya indiğini görmek zor değil.

Bu noktada inkâr, ancak bilinçli bir tercihtir.

Evet, çok işler yapıldı.
Gerçekten çok.

Ama tam da bu yüzden, “hiç hata yapılmadı” demek en büyük haksızlık olur.
Çünkü büyüyen her yapı, hatalarını da büyütür.

Bugün toplumun en çok canını yakan mesele, güvenlik ya da dış politika değil; cüzdanın içidir.
Gelir adaletsizliği, insanların omzuna çöken anormal vergi yükü, hayat pahalılığı…
Bunlar artık görmezden gelinecek başlıklar değildir.

Bir ülkede insanlar çalıştığı hâlde geçinemiyorsa,
emekli ayın ortasını getiremiyorsa,
asgari ücretli maaşı alır almaz borca koşuyorsa,
orada başarı hikâyesi tek başına yetmez.

İşte tam da bu noktada yapılması gereken şey, daha fazla bağırmak değil; daha fazla denge kurmaktır.

Biraz daha demokrasi…
Biraz daha insan hakları…
Biraz daha hoşgörü…
Biraz daha tevazu…

Çünkü güç, sadece yumruğu sıkmak değildir.
Güç, gerektiğinde yumruğu açabilmektir.

Bugüne kadar yapılanları inkâr edenler ne kadar yanlışsa,
hataları konuşmayı ihanet sayanlar da o kadar yanlıştır.

Türkiye’nin ihtiyacı olan şey; ya siyah ya beyaz körlüğü değil, griyi okuyabilen bir akıldır.
Hem yapılanı takdir eden, hem eksik kalanla yüzleşebilen bir olgunluktur.

Evet, büyük işler yapıldı.
Evet, Türkiye eski Türkiye değil.

Ama unutulmaması gereken şudur:
Büyüklük, sadece yapılanlarla değil; yapılan hatalardan ders alabilme cesaretiyle ölçülür.

Ve asıl sınav, tam da burada başlamaktadır.

ZOR SORU!
Son olarak
Erdoğan Amerika, Batı ve israil'e hizmet ediyor diyorlar!...
Diğerleri ile aralarındaki tek fark bu
Eğer öyleyse!

Şunu söyleyeyim
Hizmet etsin etmesin, ABD'ye ve İsrail'e güvenilmeyeceğini
Bilmesi gerekir!

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ege7gun.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.