Bizde herşey şeffaf..
Herşey herkesin gözü önünde
Gizlimiz saklımız olmadı
Belediye Meclis toplantılarında bütün başkanlarla, meclis üyeleriyle rozet gözetmeksizin sohbetimiz, merhabamız var
Hepsiyle selamımız sabahımız var..
Onlarla çalışmak, emek vermek isteriz...
Ama Bakın arkadaşlar…
Bakın, kardeşim…
Şimdi herkes kulaklarını bir ayarlasın, televizyonun sesini bir tık açsın.
Ama TV'den anlatmaktan vazgeçtim, buradan yazıyorum, bıktım ve yoruldum çünkü böyle boş işlerle uğraşmaktan!..
Çünkü birazdan söylenecekler, kulaktan girip öyle kolay kolay çıkacak türden değil.
Son günlerde…
Sözünü tutmayan…
Kendini mafia zanneden ama aslında bir WhatsApp grubundan öteye geçemeyen bir arkadaşla aramız biraz gergin.
Hani şu kendisini bazen Belediye Başkanı, bazen avukat, bazen de nedense “her şeyi ayarlayan adam” sanan tiplerden…
Bak kardeşim…
Hayat GTA değil.
Bu şehir de senin sandbox haritan değil.
Evet.
Benim bir sahil belediyesiyle çalışma niyetim vardı.
Ne ayıp ne günah.
Hatta daha fazlasını söyleyeyim:
Aydın’daki bütün belediyelerle çalışmak isterim.
Çünkü belediyelerin bir şeye ihtiyacı vardır.
Nedir o?
– Liyakatli gazeteci.
– İşini bilen gazeteci.
– Kalemini kiraya vermeyen ama emeğini satan gazeteci.
Bu kadar basit.
Bakın, bir yıldır Aydın Büyükşehir Belediyesi ile çalışıyoruz.
Ne oluyor bu çalışmada?
– Haber geliyor.
– Yayınlıyoruz.
Ama nasıl?
Özenli.
Temiz.
Editoryal süzgeçten geçmiş.
Yani “kopyala–yapıştır belediyeciliği” yok.
Reklam verdiler mi? Verdiler.
Yayınladık mı? Yayınladık.
Fatura kestik mi? Kestik.
Adı ne bunun?
Ticari ve olağan bir ilişki.
Yani kasada silah yok, masada tehdit yok, arka odada pazarlık yok.
Bir yılda kaç “rica” geldi biliyor musunuz?
Bir.
Belki iki.
29 Ekim miydi, 10 Kasım mıydı tam hatırlamıyorum.
Büyükşehir binasının dış cephesindeki kocaman Türk Bayrağı fırtınadan yırtıldı.
Ne dendi?
“Bunu bir haber yapabilir miyiz?”
Yapıldı.
Kimseye hakaret yok.
Kimseye iftira yok.
Kimseyi suçlayan cümle yok.
Bayrak bu…
Hepimizin bayrağı.
Şimdi buradan net söylüyorum.
Ben bütün belediyelerle çalışırım.
Ama eleştiririm de.
İlçelere giderim.
Sokağa çıkarım.
Mikrofonu vatandaşa uzatırım.
Muhalefete de uzatırım.
Çünkü gazetecilik budur.
Bu bir “iyilik–kötülük oyunu” değildir.
Bu bir “adam seçme” mesleği hiç değildir.
Ama…
Bak burası önemli.
Kimse lafı poposundan anlayıp,
kimse tetikçi devşirmeye kalkmasın.
Benden tetikçi çıkmaz.
Benim kalemim susturucu takmaz.
Benim mikrofonum kiralık değildir.
Daha masaya oturmadan,
sanki “tetikçilik kabul edilmiş” gibi
mobbing yapmaya,
adam test etmeye,
“bakalım bu ne kadar gider” demeye de kimse kalkmasın.
Ben kobay değilim.
Ben deneme tahtası hiç değilim.
Bak kardeşim…
Ben İstanbul Eyüpsultan çocuğuyum.
Sokakta büyüdüm.
Sokağı bilirim.
Sözün ne zaman söz,
susmanın ne zaman susturulma olduğunu bilirim.
Hürriyet’ten emekliyim.
Bu laf CV değildir.
Bu, “ben bu yolları yürüdüm” demektir.
Kaçın kurasıyım?
Onu da siz tahmin edin artık.
Ama şunu bilin:
Benim yaşım değil, tecrübem serttir.
Özetle…
Gazetecilik isteyen gelsin.
Reklam isteyen gelsin.
Eleştiriye hazır olan gelsin.
Ama
– test etmek isteyen,
– baskı kurmak isteyen,
– “bizim adam” arayan
kapıyı çalmasın.
Çünkü o kapı
çoktan kapandı.
hem de açılmadan kapandı
