Ümit Yeşildağ
Köşe Yazarı
Ümit Yeşildağ
 

Belediyelerin hepsi ama hepsi gazeteci düşmanı

Bu bir abartı değil, bir saha tespiti. Sahada dolaşan, kapı çalan, telefon açan, randevu isteyen herkesin cebinde biriken ortak deneyim. Kendi sosyal medya vitrinlerinde kediye, köpeğe, papağana, hatta sokak lambasının gölgesine bile bütçe ayıran belediyeler; konu gazeteci olunca kulaklarını pamukla tıkıyor. Bir röportaj mı istediniz? İki soru mu soracaksınız? Bir sandalyeye oturup “Nedir bu ilçenin hali?” mi diyeceksiniz? Cevap net: Sessizlik. Buharlaşma. Yok oluş. Belediye binası yerli yerinde durur ama muhatap ortada yoktur. Odalar doludur ama cevaplar boştur. Kapılar açıktır ama kelimeler kilitlidir. Çünkü bu düzen, soru sevmiyor. Bu düzen, kayıt altına alınmaktan hoşlanmıyor. Bu düzen, karşısına oturan gazeteciyi “kamuoyunun sesi” olarak değil, “rahatsız edici bir ayrıntı” olarak görüyor. İşleri güçleri algı. Biraz şov. Bir tutam müzik. Bol filtreli fotoğraf. Sloganlı afiş. Sahne ışıkları altında parlayan cümleler. Ama o ışıklar söndüğünde geriye kalan karanlıkta gazeteciye yer yok. İşte tam da bu yüzden, işimiz onların peşine düşmek oluyor. Sormak oluyor. Israr etmek oluyor. Cevap vermeyeni kayda geçirmek oluyor. Buna “rezil etmek” diyen varsa, buyursun. Aslında yapılan şey çok basit: Kralın üzerinde kıyafet olmadığını söylemek. İlk perde İncirliova’da açıldı. Ne ilk olacak, ne son. Partisine, rozetine, rengine bakmadan. Afişine, sloganına aldanmadan. İlçe ilçe, sokak sokak. Madem belediye başkanları kendi koltuklarından konuşmayı reddediyor, o zaman sözü yere indireceğiz. Vatandaşa. Esnafa. Çiftçiye. Emekliye. Muhalefete. Çünkü kamuoyunun bilgilenme hakkı, bir başkanın keyfine bağlı değildir. Çünkü gazetecilik, basın bülteni okumak değildir. Çünkü soru sormayan bir medya, sadece duvar süsüdür. Bu yürüyüş uzun olacak. Rahatsız edici olacak. Kimi zaman görmezden gelinecek. Kimi zaman hedef gösterilecek. Ama şurası kesin: Soru sormayanlar unutulur. Sorudan kaçanlar da. Ve belediyeler, ne kadar kaçarlarsa kaçsınlar, bir gün mutlaka o sorularla yüz yüze gelirler. Ya gazetecinin karşısında, ya da halkın vicdanında. GEÇ GAZETECİYİ GEÇ, BİRKAÇ TANESİNİ DOYURUYORUZ YETER!..   Belediye başkanlarının arkasında zaten bir basın ordusu var. Fotoğrafçısı hazır. Video çeken eleman hazır. Metni yazan, başlığı atan, yorumu kapatan ekip hazır. Şipşakçı var. Hikâyeci var. Filtre uzmanı var. Gerekirse alkışçı da var. Dolayısıyla gazeteciye ne hacet? Soru sorana ne gerek var? Kayıt altına alana, detaya girene, bütçeyi kurcalayana niye tahammül edilsin? Sosyal medyada yüz binlerce takipçi dururken, gerçek bir gazeteciyle muhatap olmanın ne alemi var. İki tuşa bas, paylaş. Altına kalp koydurt. Yorumu kapat. Algı tamam. Zaten sistem çok pratik çalışıyor. Başkan konuşuyor. Kendi basını yazıyor. Kendi basını paylaşıyor. Kendi basını alkışlıyor. Dışarıdan gelen biri bu çarka çomak sokunca huzur kaçıyor. Çünkü o kişi soru soruyor. Çünkü o kişi “neden” diyor. Çünkü o kişi rakam istiyor, tarih istiyor, sonuç istiyor. O yüzden en temizi basını baştan savmak. Randevu vermemek. Telefonu açmamak. Maili görmemek. Görmüş gibi yapmamak. Keyfe bakmak daha cazip. Maaş zaten güzel. Yan haklar fena değil. 100 bin TL kime yetmez ki? Yetmez diyenin derdi zaten başka. Belediye başkanlığı bir kamu görevi olmaktan çıkıp, konforlu bir yaşam alanına dönüşünce; gazeteci de doğal olarak bu konforu bozan bir gürültüye dönüşüyor. Çünkü gazeteci hatırlatır. Harcadığın parayı hatırlatır. Verdiğin sözü hatırlatır. Yapmadığını hatırlatır. Oysa sistem unutmak üzerine kuruludur. Unutturmak üzerine. Göstermek ama anlatmamak üzerine. Bir parkın açılışını yüz fotoğrafla paylaşırsın ama ihalesini kim aldı sorulmaz. Bir sokak hayvanı videosu viral olur ama barınağın bütçesi konuşulmaz. Bir konserle meydan dolar ama altyapı neden çöktü sorusu ortada kalır. İşte bu yüzden gazeteci istenmez. Çünkü gazeteci dekoru değil, arkasındaki duvarı kurcalar. Sahneyi değil, kulisi merak eder. Ama küçük bir sorun var. Bu hikâyede seyirci yok sayılıyor. Vatandaş unutuluyor. Hafıza küçümseniyor. Oysa gün gelir, filtreler silinir. Beğeniler dağılır. Algı çöker. Ve o gün, kaçılan sorular tek tek kapıyı çalar. Gazetecinin soramadığını halk sorar. Basının yazamadığını vicdan yazar. O yüzden bugün gazeteciyi savmak kolaydır. Ama yarın hesabı savmak o kadar kolay olmayabilir.
Ekleme Tarihi: 31 Aralık 2025 -Çarşamba

Belediyelerin hepsi ama hepsi gazeteci düşmanı

Bu bir abartı değil, bir saha tespiti.
Sahada dolaşan, kapı çalan, telefon açan, randevu isteyen herkesin cebinde biriken ortak deneyim.

Kendi sosyal medya vitrinlerinde kediye, köpeğe, papağana, hatta sokak lambasının gölgesine bile bütçe ayıran belediyeler; konu gazeteci olunca kulaklarını pamukla tıkıyor.
Bir röportaj mı istediniz?
İki soru mu soracaksınız?
Bir sandalyeye oturup “Nedir bu ilçenin hali?” mi diyeceksiniz?

Cevap net:
Sessizlik.
Buharlaşma.
Yok oluş.

Belediye binası yerli yerinde durur ama muhatap ortada yoktur.
Odalar doludur ama cevaplar boştur.
Kapılar açıktır ama kelimeler kilitlidir.

Çünkü bu düzen, soru sevmiyor.
Bu düzen, kayıt altına alınmaktan hoşlanmıyor.
Bu düzen, karşısına oturan gazeteciyi “kamuoyunun sesi” olarak değil, “rahatsız edici bir ayrıntı” olarak görüyor.

İşleri güçleri algı.
Biraz şov.
Bir tutam müzik.
Bol filtreli fotoğraf.
Sloganlı afiş.
Sahne ışıkları altında parlayan cümleler.

Ama o ışıklar söndüğünde geriye kalan karanlıkta gazeteciye yer yok.

İşte tam da bu yüzden, işimiz onların peşine düşmek oluyor.
Sormak oluyor.
Israr etmek oluyor.
Cevap vermeyeni kayda geçirmek oluyor.

Buna “rezil etmek” diyen varsa, buyursun.
Aslında yapılan şey çok basit:
Kralın üzerinde kıyafet olmadığını söylemek.

İlk perde İncirliova’da açıldı.
Ne ilk olacak, ne son.
Partisine, rozetine, rengine bakmadan.
Afişine, sloganına aldanmadan.
İlçe ilçe, sokak sokak.

Madem belediye başkanları kendi koltuklarından konuşmayı reddediyor, o zaman sözü yere indireceğiz.
Vatandaşa.
Esnafa.
Çiftçiye.
Emekliye.
Muhalefete.

Çünkü kamuoyunun bilgilenme hakkı, bir başkanın keyfine bağlı değildir.
Çünkü gazetecilik, basın bülteni okumak değildir.
Çünkü soru sormayan bir medya, sadece duvar süsüdür.

Bu yürüyüş uzun olacak.
Rahatsız edici olacak.
Kimi zaman görmezden gelinecek.
Kimi zaman hedef gösterilecek.

Ama şurası kesin:
Soru sormayanlar unutulur.
Sorudan kaçanlar da.

Ve belediyeler, ne kadar kaçarlarsa kaçsınlar, bir gün mutlaka o sorularla yüz yüze gelirler.
Ya gazetecinin karşısında,
ya da halkın vicdanında.

GEÇ GAZETECİYİ GEÇ, BİRKAÇ TANESİNİ DOYURUYORUZ YETER!..
 

Belediye başkanlarının arkasında zaten bir basın ordusu var.
Fotoğrafçısı hazır.
Video çeken eleman hazır.
Metni yazan, başlığı atan, yorumu kapatan ekip hazır.

Şipşakçı var.
Hikâyeci var.
Filtre uzmanı var.
Gerekirse alkışçı da var.

Dolayısıyla gazeteciye ne hacet?
Soru sorana ne gerek var?
Kayıt altına alana, detaya girene, bütçeyi kurcalayana niye tahammül edilsin?

Sosyal medyada yüz binlerce takipçi dururken, gerçek bir gazeteciyle muhatap olmanın ne alemi var.
İki tuşa bas, paylaş.
Altına kalp koydurt.
Yorumu kapat.
Algı tamam.

Zaten sistem çok pratik çalışıyor.
Başkan konuşuyor.
Kendi basını yazıyor.
Kendi basını paylaşıyor.
Kendi basını alkışlıyor.

Dışarıdan gelen biri bu çarka çomak sokunca huzur kaçıyor.
Çünkü o kişi soru soruyor.
Çünkü o kişi “neden” diyor.
Çünkü o kişi rakam istiyor, tarih istiyor, sonuç istiyor.

O yüzden en temizi basını baştan savmak.
Randevu vermemek.
Telefonu açmamak.
Maili görmemek.
Görmüş gibi yapmamak.

Keyfe bakmak daha cazip.
Maaş zaten güzel.
Yan haklar fena değil.
100 bin TL kime yetmez ki?
Yetmez diyenin derdi zaten başka.

Belediye başkanlığı bir kamu görevi olmaktan çıkıp, konforlu bir yaşam alanına dönüşünce;
gazeteci de doğal olarak bu konforu bozan bir gürültüye dönüşüyor.

Çünkü gazeteci hatırlatır.
Harcadığın parayı hatırlatır.
Verdiğin sözü hatırlatır.
Yapmadığını hatırlatır.

Oysa sistem unutmak üzerine kuruludur.
Unutturmak üzerine.
Göstermek ama anlatmamak üzerine.

Bir parkın açılışını yüz fotoğrafla paylaşırsın ama ihalesini kim aldı sorulmaz.
Bir sokak hayvanı videosu viral olur ama barınağın bütçesi konuşulmaz.
Bir konserle meydan dolar ama altyapı neden çöktü sorusu ortada kalır.

İşte bu yüzden gazeteci istenmez.
Çünkü gazeteci dekoru değil, arkasındaki duvarı kurcalar.
Sahneyi değil, kulisi merak eder.

Ama küçük bir sorun var.
Bu hikâyede seyirci yok sayılıyor.
Vatandaş unutuluyor.
Hafıza küçümseniyor.

Oysa gün gelir, filtreler silinir.
Beğeniler dağılır.
Algı çöker.

Ve o gün, kaçılan sorular tek tek kapıyı çalar.
Gazetecinin soramadığını halk sorar.
Basının yazamadığını vicdan yazar.

O yüzden bugün gazeteciyi savmak kolaydır.
Ama yarın hesabı savmak o kadar kolay olmayabilir.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ege7gun.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.