Cezaevinde olan Ömer Günel şöyle bir mektup yazmış, mektubunda: Aydın'da çok kötü biri var, hem de çok kötü!..
Aydın'da çok kötü biri varmış, sanki kendisi çok iyi de!..
Hiçbir zaman, hiçbirşeyine katılmadığım ve yeni başkan seçildiğinde, bir telefon görüşmesinde "Notumu verdiğim" Ömer Günel ve CHP şimdilerde "yiyici" Aydın medyasını peşine takmış öööyle gidiyor...
Kendisi içerde ama "yiyici" medyalar hala görevde!..
Uğurlar olsun, uğurlar olsun bakalım!..
Neymiş Özlem Çerçioğlu büyükşehir adaylığında onu safdışı bırakmak istemiş-miş...
Arkasından konuşmuyorum, ben bunları yüzüne de "whatsupp'tan" defalarca yazmıştım, onun için zaten hiçbir zaman yıldızımız barışmadı...
Ne kendisiyle, ne de çevresiyle...
Şimdi sıra mağdur edebiyatı yapmaya geldi öyle mi?
Üç gün sonra unutulur kimse merak etmesin!
Ekrem İmamoğlu unutuldu da, Günel mi unutulmayacak?
Günel aslında "Büyükşehir yarışında Çerçioğlu beni safdışı bırakmak istedi" derken, AKP'nin meşruiyetini de kabul etmiş oluyor!
Sn. Ömer Günel; AKP artık tarihin çöplüğünde yerini almak için önümüzdeki seçime kadar ömrü olan bir siyasi partidir!..
Nereden biliyorsun genel seçimi tekrar kazanabileceklerini?
Genel seçim gitti mi, yerel seçimde zaten nal toplamışlardı, tabela partisi olurlar!..
AKP demek Erdoğan demektir ve Erdoğan artık aday-maday olamıyor, anayasayı da zor değiştirir.
Memlekete devlet gücüyle çökerlerse ayrı!
O zaman seçimlere de gerek yok, sandıkları kaldırsınlar olsun bitsin!..
MAĞDURİYETİN ALTIN ÇAĞI: AYDIN’DA BİR HİKÂYE
Aydın siyasetinde garip bir rüzgâr esiyor. Rüzgâr dediğime bakmayın, bu daha çok yönünü kaybetmiş bir pusulanın çaresizce dönüp durması gibi.
Dün eleştirilenler bugün alkışlanıyor, dün “bu olmaz” denilenler bugün “kahraman” ilan ediliyor.
Hafıza ise… Her zamanki gibi kısa mesafe koşucusu.
Ömer Günel ismi etrafında örülen bu yeni anlatı tam olarak böyle bir şey.
Sanki bir düğmeye basılmış gibi, bir anda ton değişti.
Eleştiriler yerini temkinli suskunluğa, suskunluk ise tuhaf bir sahiplenmeye bıraktı.
Oysa daha düne kadar aynı çevrelerde bambaşka cümleler kuruluyordu.
Burada asıl mesele bir kişi değil. Asıl mesele, bu topraklarda artık hikâyenin gerçeğin önüne geçmesi.
Kimin ne yaptığı değil, kimin nasıl anlatıldığı belirleyici oluyor.
Bir bakıyorsunuz, yıllardır eleştirilen bir figür, bir gecede “haksızlığa uğramış” kategorisine yükseltilmiş.
Üstelik bu yükseliş öyle sessiz sedasız da değil; adeta bir organizasyon, bir senkronizasyon var.
Herkes aynı cümleyi kuruyor, aynı yerden bakıyor, aynı tonu tutturuyor.
Bu tabloyu görünce insanın aklına şu geliyor:
Gerçekten bir şey mi değişti, yoksa sadece anlatı mı güncellendi?
MAĞDURİYET: SİYASETİN EN KONFORLU KOLTUĞU
Türkiye’de siyaset uzun zamandır bir yarış değil, bir hikâye yazma sanatı. Ve bu sanatın en güçlü aracı da mağduriyet.
Çünkü mağduriyet, hesap sormaz.
Mağduriyet, geçmişi siler.
Mağduriyet, en sert eleştiriyi bile “haksızlık” diye paketler.
Bugün yaşanan tam olarak bu. Dün eleştirilen bir aktör, bugün “mağdur” zırhını giydiği anda dokunulmaz hale geliyor.
Eleştirenler ya susuyor ya da pozisyon değiştiriyor.
Ama burada kritik bir çelişki var.
Bir yandan “beni sistem dışladı” söylemi kurulurken, diğer yandan o sistemin meşruiyeti zımnen kabul ediliyor.
Bu, kendi içinde bile tutarlı olmayan bir anlatı.
HAFIZA MESELESİ: ÜÇ GÜN KURALI
Bu ülkede siyasi hikâyelerin ömrü genelde üç gündür. Dördüncü gün yeni bir gündem gelir, eski defter kapanır.
“Unutulur mu?” sorusu bu yüzden anlamsızdır.
Elbette unutulur.
Daha büyük figürlerin, daha büyük tartışmaların buharlaştığı bir yerde, bugünkü tartışmanın kalıcı olacağını düşünmek iyimserlik değil, saflıktır.
MEDYA VE RÜZGÂRIN YÖNÜ
Aydın’daki tabloyu ilginç kılan bir diğer unsur da medya refleksi.
Rüzgâr nereye eserse, başlıklar da oraya dönüyor.
Dün eleştirenlerin bugün destekler gibi görünmesi, aslında yeni bir durum değil. Bu, Türkiye’de yerel medyanın kronik bir refleksi:
Güç kimdeyse, anlatı orada şekillenir.
SON SÖZ
Bu mesele bir kişi meselesi değil.
Bu, bir anlatı meselesi.
Kim haklı, kim haksız tartışmasından daha önemli olan şu:
Biz neyi, ne kadar çabuk unutuyoruz?
Ve belki de en kritik soru:
Gerçekten değişen şeyler mi var, yoksa sadece bize anlatılan hikâye mi değişiyor?
Cevap zor değil. Ama kabul etmek biraz cesaret istiyor.
