Ümit Yeşildağ
Köşe Yazarı
Ümit Yeşildağ
 

25 yıl verdik, sadaka mı alıyoruz?

Bak kardeşim ben 25 yıl boyunca size ne kadar vergi ödemişim! 25 yıl çalıştığım ulusal medyalarda genellikle çok yüksek oranda brüt maaşla çalıştım! Çünkü kesilen vergi maaşımın yarısıydı ve patronumuz Erol Simavi olsun, Dinç Bilgin ve Aydın Doğan olsun, elimize geçen paraların rahatlıkla yetmesini, rahat etmemizi istiyordu!.. Kabaca bir hesap yapalım; 20 yıl önceki ücretleri hatırlamıyorum ama Erol Simavi'nin patronluğunda şu anda Hürriyet Gazetesi'nde çalışıyor olsam patronum bana ayda en az 100 bin TL maaş öderdi, ama cebinden 250 bin TL çıkardı, niye? Vergimi ödeyecek Gece-gündüz çalıştığımız için en az 2 öğün yemeğimizi karşılayacak Evimize servisle gönderip, gerektiğinde özel arabayla gönderecek, gerektiğinde ise özel arabayla evimizden aldırması gerekecekti! Daha bir sürü masrafımızı karşılıyordu Erol Simavi, sosyal olmamız için de arada bir Çakıl Gazinosunu kapatıp Hürriyet personelinii ünlü sanatçılarla buluşturuyordu. Neyse konumuz o değil; Konumuz 25 yıl prim ödeyip neden 1 hafta yetmeyecek olan sadakayla yetinmek zorunda kalıyoruz! SSK primi maaşımızın sanıyorum %15'i filandı Ama maaşımızın yarısı, mesailerimizin yarısı devlete vergi olarak kesiliyordu! Bugünkü parayla her ay 100 bin TL kesildiğini farzedersek, 25 yıl boyunca ben 25 milyon vergi ödemişim. Devlet bu parayı hiçbir yatırım yapmadan mı elinde tuttu, bu paraları öldürdü mü? Devlet bu parayı değerlendirmedi mi? Elbette değerlendirdi? Değerlendirmiş olması gerekir! Bu kesilen paranın şu anda bana her ay 100 Bin TL emekli maaşı olarak ödenmesi gerekmez mi? Gerekirdi, eğer yasalarla oynanmasaydı, sadece enflasyon farkı değil (zaten o enflasyon oranları da doğru değil, çok daha yüksek) seyyanen refah zamları verilseydi, şu anda en az 100 bin TL maaş almam gerekirdi! Kemal Kılıçdaroğlu SSK'yı batırdı ya, belki ondandır!. Düşünsenize, devlet en çok vergi topladığı ücretli kesimin paralarını hiç etmiş! Elde kalan sadakayla idare edin diyor!.. KONUYU BİRAZ DAHA DETAYLANDIRIRSAK! "Devlet, vatandaşın sırtına yaslanarak büyüyen bir çınarsa; emeklilik o çınarın gölgesidir. Ama gölge bile kalmadıysa, sorun güneşte değil, ağacı yönetenlerdedir." Hayat bazen uzun bir maratondur. Sabahın ilk ışıklarıyla başlayan, gecenin son saatlerinde biten bir mesai... Yıllarca gazetelerde, televizyonlarda, fabrikalarda, atölyelerde, şantiyelerde, hastanelerde, okullarda çalışan milyonlarca insanın ortak hikâyesidir bu. Çalışırsın... Üretirsin... Vergini ödersin... Primini ödersin... Devlete güvenirsin. Çünkü sana anlatılan masal hep aynıdır: "Bugün çalış, yarın rahat edeceksin." Meğer o "yarın", hiçbir zaman gelmeyecekmiş. Ben 25 yıl boyunca ulusal medyada çalıştım. Öyle bugünkü gibi asgari ücret tartışmalarıyla değil... Türkiye'nin en büyük medya kuruluşlarında... Erol Simavi döneminde... Dinç Bilgin döneminde... Aydın Doğan döneminde... Patronlar şunu bilirdi: Gazeteci aç kalırsa haber yapamaz. Kafası kira derdindeyse araştırma yapamaz. Çocuğunun okul taksidini düşünürken manşet yazamaz. Bu yüzden maaşlarımız brüt hesaplanırdı. Patron, cebinden çıkan paraya bakardı. Çünkü devlet, daha maaş elimize geçmeden elini cebimize sokardı. Bugün insanlar maaş bordrosuna bakmıyor. Bir baksalar aslında kimin için çalıştıklarını görecekler. Patron için mi? Yoksa devlet için mi? Farz edelim bugün hâlâ aynı sistem devam ediyor. Patron bana 100 bin lira maaş vermek istiyor. Ama bunun için kasasından belki 250 bin lira çıkıyor. Neden? Vergi... Sigorta... Prim... Fon... Kesinti... Damga... Stopaj... Adını vatandaşın bilmediği onlarca kalem. Yetmiyor. Yemek... Servis... Gece çalışıyorsan özel araç... Sağlık... Sosyal faaliyetler... Eskiden büyük kurumlar bunları masraf değil, yatırım görürdü. Çünkü çalışanına değer veren kurum, aslında kendi geleceğine yatırım yapıyordu. Şimdi asıl soruya gelelim. Bunca yıl boyunca maaşlarımızdan kesilen o devasa vergiler nerede? Kabaca hesap yapıyorum. Bugünkü değerle her ay ortalama 100 bin lira vergi kesildiğini varsaysak... Yılda 1 milyon 200 bin lira... 25 yılda 30 milyon liraya yaklaşan bir katkı. Elbette bu kaba bir benzetme. Ama mesele rakam değil. Mesele şu: Bu para ne oldu? Devlet bu paraları kasasında kilitli mi tuttu? Bir çekmeceye koyup unuttu mu? Hayır. Devlet topladığı vergiyi kullanır. Yatırım yapar. Borç öder. Faiz öder. Yol yapar. Baraj yapar. Hastane yapar. Bütçeyi döndürür. Ekonomiyi çevirir. Yani vatandaşın ödediği para yıllarca ekonominin içinde dolaşır. O hâlde sorulması gereken soru çok basit: Bütün bu yılların sonunda emekliye neden "idare et" deniliyor? Emeklilik, yardım değildir. Lütuf değildir. Sadaka hiç değildir. Emekli maaşı, yıllarca ertelenmiş ücretin geri ödenmesidir. İnsanlar bunu unutuyor. Sanki devlet cebinden para çıkarıp iyilik yapıyormuş gibi bir algı oluşturuldu. Hayır. O para zaten vatandaşındı. Yıllarca devlete emanet edilmişti. İşin ironik tarafı burada başlıyor. Çalışırken "ülkenin yükünü siz çekiyorsunuz" deniliyor. Emekli olunca... "Bütçeye yük oldunuz." Bir insan aynı anda hem yükü taşıyan hem de yük olabilir mi? Oluyormuş. Türkiye'de oluyormuş. Daha acı olan ise şu: Bu ülkede maaşından vergisi otomatik kesilen tek kesim ücretliler. Vergi kaçırma şansı yok. Vergi erteleme şansı yok. Vergi pazarlığı yapma şansı yok. Daha maaşını görmeden devlet payını alıyor. Sonra yıllar geçiyor... O insanlar emekli oluyor... Ve karşılarına çıkan tablo şu: Bir haftalık mutfak masrafına bile yetmeyen maaşlar. İşte burada metafor değişiyor. Devlet büyük bir banka gibi davrandı. Vatandaş her ay parasını yatırdı. Kırk yıl boyunca. Ama hesap günü geldiğinde banka kasasını açtı ve dedi ki: "Biz parayı kullandık. Şimdi sana sadece harçlık verebiliriz." Böyle bir banka bir gün bile ayakta kalabilir mi? Kalmaz. Ama söz konusu kamu olunca insanlar bunu kader gibi kabullenmeye zorlanıyor. Elbette sosyal güvenlik sisteminin dengeleri vardır. Nüfus yaşlanır. Çalışan-emekli dengesi değişir. Ekonomik krizler yaşanır. Bunların hepsi doğrudur. Ancak bir başka gerçek daha vardır: Bir ülkede enflasyon yükselirken en büyük kaybı sabit gelirli yaşar. Bu nedenle emekli maaşlarının yalnızca enflasyona göre değil, refah payıyla birlikte güncellenmesi gerektiği yıllardır ekonomi çevrelerinde de tartışılan bir konudur. Çünkü büyüyen ekonomiden yalnızca çalışanlar değil, o ekonomiyi inşa etmiş emekliler de pay almalıdır. Bir başka ironi daha... Karar vericilerin maaşları sürekli güncelleniyor. Milletvekili emeklilikleri korunuyor. Makam araçları değişiyor. Temsil ödenekleri artıyor. Ama konu milyonlarca emekliye gelince ilk cümle değişmiyor: "Bütçe imkânları..." Demek ki bütçe bazen çok geniş... Bazen de bir anda daralıveriyor. Bu yazı yalnızca benim hikâyem değil. Otuz yıl çalışan öğretmenin... Kırk yıl çalışan işçinin... Yıllarca nöbet tutan hemşirenin... Yağmurda direğe çıkan elektrik ustasının... Maden ocağından çıkan işçinin... Direksiyon başında ömrünü tüketen şoförün... Herkesin ortak sorusudur. "Biz yıllarca ne için ödedik?" Çünkü insanlar zengin olmak istemiyor. Sadece yıllarca verdiklerinin karşılığını istiyor. Adalet istiyor. Vefa istiyor. Ve en önemlisi... Emekliliğin, yılların emeğinin karşılığı olmasını istiyor; sadaka gibi görülen bir ödeme değil. Utanmazlar, kendileri ayda lüks bir araba parası kadar maaş alıyorlar Kendileri paranın değerinin düşmesi nedeniyle, şu anda çuvalla emekli vekil ve milletvekili maaşı alıyorlar! Haram zıkkım olsun!

25 yıl verdik, sadaka mı alıyoruz?

Bak kardeşim ben 25 yıl boyunca size ne kadar vergi ödemişim!

25 yıl çalıştığım ulusal medyalarda genellikle çok yüksek oranda brüt maaşla çalıştım!
Çünkü kesilen vergi maaşımın yarısıydı ve patronumuz Erol Simavi olsun, Dinç Bilgin ve Aydın Doğan olsun, elimize geçen paraların rahatlıkla yetmesini, rahat etmemizi istiyordu!..

Kabaca bir hesap yapalım;

20 yıl önceki ücretleri hatırlamıyorum ama Erol Simavi'nin patronluğunda şu anda Hürriyet Gazetesi'nde çalışıyor olsam patronum bana ayda en az 100 bin TL maaş öderdi, ama cebinden 250 bin TL çıkardı, niye?

Vergimi ödeyecek
Gece-gündüz çalıştığımız için en az 2 öğün yemeğimizi karşılayacak
Evimize servisle gönderip, gerektiğinde özel arabayla gönderecek, gerektiğinde ise özel arabayla evimizden aldırması gerekecekti!
Daha bir sürü masrafımızı karşılıyordu Erol Simavi, sosyal olmamız için de arada bir Çakıl Gazinosunu kapatıp Hürriyet personelinii ünlü sanatçılarla buluşturuyordu.

Neyse konumuz o değil;

Konumuz 25 yıl prim ödeyip neden 1 hafta yetmeyecek olan sadakayla yetinmek zorunda kalıyoruz!

SSK primi maaşımızın sanıyorum %15'i filandı
Ama maaşımızın yarısı, mesailerimizin yarısı devlete vergi olarak kesiliyordu!

Bugünkü parayla her ay 100 bin TL kesildiğini farzedersek, 25 yıl boyunca ben 25 milyon vergi ödemişim.

Devlet bu parayı hiçbir yatırım yapmadan mı elinde tuttu, bu paraları öldürdü mü?

Devlet bu parayı değerlendirmedi mi?
Elbette değerlendirdi?
Değerlendirmiş olması gerekir!

Bu kesilen paranın şu anda bana her ay 100 Bin TL emekli maaşı olarak ödenmesi gerekmez mi?
Gerekirdi, eğer yasalarla oynanmasaydı, sadece enflasyon farkı değil (zaten o enflasyon oranları da doğru değil, çok daha yüksek) seyyanen refah zamları verilseydi, şu anda en az 100 bin TL maaş almam gerekirdi!

Kemal Kılıçdaroğlu SSK'yı batırdı ya, belki ondandır!.

Düşünsenize, devlet en çok vergi topladığı ücretli kesimin paralarını hiç etmiş!
Elde kalan sadakayla idare edin diyor!..

KONUYU BİRAZ DAHA DETAYLANDIRIRSAK!

"Devlet, vatandaşın sırtına yaslanarak büyüyen bir çınarsa; emeklilik o çınarın gölgesidir. Ama gölge bile kalmadıysa, sorun güneşte değil, ağacı yönetenlerdedir."

Hayat bazen uzun bir maratondur.

Sabahın ilk ışıklarıyla başlayan, gecenin son saatlerinde biten bir mesai...

Yıllarca gazetelerde, televizyonlarda, fabrikalarda, atölyelerde, şantiyelerde, hastanelerde, okullarda çalışan milyonlarca insanın ortak hikâyesidir bu.

Çalışırsın...

Üretirsin...

Vergini ödersin...

Primini ödersin...

Devlete güvenirsin.

Çünkü sana anlatılan masal hep aynıdır:

"Bugün çalış, yarın rahat edeceksin."

Meğer o "yarın", hiçbir zaman gelmeyecekmiş.

Ben 25 yıl boyunca ulusal medyada çalıştım.

Öyle bugünkü gibi asgari ücret tartışmalarıyla değil...

Türkiye'nin en büyük medya kuruluşlarında...

Erol Simavi döneminde...

Dinç Bilgin döneminde...

Aydın Doğan döneminde...

Patronlar şunu bilirdi:

Gazeteci aç kalırsa haber yapamaz.

Kafası kira derdindeyse araştırma yapamaz.

Çocuğunun okul taksidini düşünürken manşet yazamaz.

Bu yüzden maaşlarımız brüt hesaplanırdı.

Patron, cebinden çıkan paraya bakardı.

Çünkü devlet, daha maaş elimize geçmeden elini cebimize sokardı.

Bugün insanlar maaş bordrosuna bakmıyor.

Bir baksalar aslında kimin için çalıştıklarını görecekler.

Patron için mi?

Yoksa devlet için mi?

Farz edelim bugün hâlâ aynı sistem devam ediyor.

Patron bana 100 bin lira maaş vermek istiyor.

Ama bunun için kasasından belki 250 bin lira çıkıyor.

Neden?

Vergi...

Sigorta...

Prim...

Fon...

Kesinti...

Damga...

Stopaj...

Adını vatandaşın bilmediği onlarca kalem.

Yetmiyor.

Yemek...

Servis...

Gece çalışıyorsan özel araç...

Sağlık...

Sosyal faaliyetler...

Eskiden büyük kurumlar bunları masraf değil, yatırım görürdü.

Çünkü çalışanına değer veren kurum, aslında kendi geleceğine yatırım yapıyordu.

Şimdi asıl soruya gelelim.

Bunca yıl boyunca maaşlarımızdan kesilen o devasa vergiler nerede?

Kabaca hesap yapıyorum.

Bugünkü değerle her ay ortalama 100 bin lira vergi kesildiğini varsaysak...

Yılda 1 milyon 200 bin lira...

25 yılda 30 milyon liraya yaklaşan bir katkı.

Elbette bu kaba bir benzetme.

Ama mesele rakam değil.

Mesele şu:

Bu para ne oldu?

Devlet bu paraları kasasında kilitli mi tuttu?

Bir çekmeceye koyup unuttu mu?

Hayır.

Devlet topladığı vergiyi kullanır.

Yatırım yapar.

Borç öder.

Faiz öder.

Yol yapar.

Baraj yapar.

Hastane yapar.

Bütçeyi döndürür.

Ekonomiyi çevirir.

Yani vatandaşın ödediği para yıllarca ekonominin içinde dolaşır.

O hâlde sorulması gereken soru çok basit:

Bütün bu yılların sonunda emekliye neden "idare et" deniliyor?

Emeklilik, yardım değildir.

Lütuf değildir.

Sadaka hiç değildir.

Emekli maaşı, yıllarca ertelenmiş ücretin geri ödenmesidir.

İnsanlar bunu unutuyor.

Sanki devlet cebinden para çıkarıp iyilik yapıyormuş gibi bir algı oluşturuldu.

Hayır.

O para zaten vatandaşındı.

Yıllarca devlete emanet edilmişti.

İşin ironik tarafı burada başlıyor.

Çalışırken "ülkenin yükünü siz çekiyorsunuz" deniliyor.

Emekli olunca...

"Bütçeye yük oldunuz."

Bir insan aynı anda hem yükü taşıyan hem de yük olabilir mi?

Oluyormuş.

Türkiye'de oluyormuş.

Daha acı olan ise şu:

Bu ülkede maaşından vergisi otomatik kesilen tek kesim ücretliler.

Vergi kaçırma şansı yok.

Vergi erteleme şansı yok.

Vergi pazarlığı yapma şansı yok.

Daha maaşını görmeden devlet payını alıyor.

Sonra yıllar geçiyor...

O insanlar emekli oluyor...

Ve karşılarına çıkan tablo şu:

Bir haftalık mutfak masrafına bile yetmeyen maaşlar.

İşte burada metafor değişiyor.

Devlet büyük bir banka gibi davrandı.

Vatandaş her ay parasını yatırdı.

Kırk yıl boyunca.

Ama hesap günü geldiğinde banka kasasını açtı ve dedi ki:

"Biz parayı kullandık.

Şimdi sana sadece harçlık verebiliriz."

Böyle bir banka bir gün bile ayakta kalabilir mi?

Kalmaz.

Ama söz konusu kamu olunca insanlar bunu kader gibi kabullenmeye zorlanıyor.

Elbette sosyal güvenlik sisteminin dengeleri vardır.

Nüfus yaşlanır.

Çalışan-emekli dengesi değişir.

Ekonomik krizler yaşanır.

Bunların hepsi doğrudur.

Ancak bir başka gerçek daha vardır:

Bir ülkede enflasyon yükselirken en büyük kaybı sabit gelirli yaşar.

Bu nedenle emekli maaşlarının yalnızca enflasyona göre değil, refah payıyla birlikte güncellenmesi gerektiği yıllardır ekonomi çevrelerinde de tartışılan bir konudur.

Çünkü büyüyen ekonomiden yalnızca çalışanlar değil, o ekonomiyi inşa etmiş emekliler de pay almalıdır.

Bir başka ironi daha...

Karar vericilerin maaşları sürekli güncelleniyor.

Milletvekili emeklilikleri korunuyor.

Makam araçları değişiyor.

Temsil ödenekleri artıyor.

Ama konu milyonlarca emekliye gelince ilk cümle değişmiyor:

"Bütçe imkânları..."

Demek ki bütçe bazen çok geniş...

Bazen de bir anda daralıveriyor.

Bu yazı yalnızca benim hikâyem değil.

Otuz yıl çalışan öğretmenin...

Kırk yıl çalışan işçinin...

Yıllarca nöbet tutan hemşirenin...

Yağmurda direğe çıkan elektrik ustasının...

Maden ocağından çıkan işçinin...

Direksiyon başında ömrünü tüketen şoförün...

Herkesin ortak sorusudur.

"Biz yıllarca ne için ödedik?"

Çünkü insanlar zengin olmak istemiyor.

Sadece yıllarca verdiklerinin karşılığını istiyor.

Adalet istiyor.

Vefa istiyor.

Ve en önemlisi...

Emekliliğin, yılların emeğinin karşılığı olmasını istiyor; sadaka gibi görülen bir ödeme değil.

Utanmazlar, kendileri ayda lüks bir araba parası kadar maaş alıyorlar
Kendileri paranın değerinin düşmesi nedeniyle, şu anda çuvalla emekli vekil ve milletvekili maaşı alıyorlar!
Haram zıkkım olsun!

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (1)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ege7gun.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
mete
(26.07.2026 15:47 - #344)
Emeklilerin yaşam koşulları ve yıllarca verilen emeğin karşılığı konusu toplumun en önemli gündemlerinden biri. Farklı görüşler olsa da bu konunun adalet, sürdürülebilirlik ve insan onuru çerçevesinde tartışılması büyük önem taşıyor. Kaleminize sağlık.
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ege7gun.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.