Ümit Yeşildağ
Köşe Yazarı
Ümit Yeşildağ
 

Çöküş!

BU TOPLUMA NE OLDU? CEBİMİZ BOŞALDI, VİCDANIMIZ DA MI? Dolandırıcılıktan uyuşturucuya, fuhuştan cinayete, kumardan aile dramlarına kadar uzanan tablo giderek ağırlaşıyor. Peki bütün bunların ortasında asıl kaçırdığımız büyük gerçek ne? Bazı görüntüler vardır, insan bakarken gözünü kaçırmak ister. Çünkü gördüğün şey yalnızca kalabalık değildir. Bir toplumun aynasıdır. 800’lü hatlarla insanları dolandırdığı iddia edilenler toplanıyor. Ardından başka bir operasyon haberi geliyor. Sonra bir başkası... Kuyruğun ucu bucağı görünmüyor. Bir bakıyorsun dolandırıcı. Öteki tarafta uyuşturucu. Beride hırsızlık. Bir başka köşede kumar. Fuhuş. Mafya. Sahtecilik. Ve daha neler neler... Sanki memleketin bazı sokaklarında suç değil, suç çeşitleri fuarı kurulmuş! Her gün otobüsler dolusu insan adliyelere, emniyetlere, cezaevlerine gidip geliyor. İnsan ister istemez soruyor: İçeri atsan ayrı dert, sokağa salsan ayrı dert... Peki biz buraya nasıl geldik? Eskiden "Aman başımıza bir iş gelmesin" derdik. Şimdi "Aman kimse bizi dolandırmasın, soyup soğana çevirmesin, çocuğumuzu zehirlemesin, yolda biri gelip canımıza kastetmesin" diye yaşıyoruz. Bu normal mi? Değil. Hiç değil. Üstelik mesele sadece adli vakalardan ibaret de değil. Televizyon ekranlarını dolduran aile facialarını düşünün... Aldatmalar, kaçmalar, boşanmalar, bitmek bilmeyen ilişki rezaletleri... Bir zamanlar mahremiyet dediğimiz şey, şimdi gündüz kuşağında reyting malzemesi haline geldi. Millet birbirinin özel hayatını izlerken kendi evinin duvarlarının çatladığını fark etmiyor. Aile kurumu sessiz sedasız kan kaybediyor. Çocuklar büyüyor ama aileler küçülüyor. Evler çoğalıyor ama yuvalar azalıyor. Aynı çatı altında yaşayan insanların birbirine yabancılaştığı bir döneme girdik. Üstelik bunun yanına cinayetleri koyun. Trafikte birbirine saldıran, üç saniye bekleyemediği için direksiyon başında cinnet geçiren insanları koyun. Her gün biraz daha tahammülsüzleşen kalabalıkları koyun. Ve yılda binlerce insanın kendi hayatına son verdiği gerçeğini düşünün. Sonra dönüp kendinize sorun: Bütün bunlar tesadüf olabilir mi? Elbette her olayın tek bir sebebi yok. Toplumsal çürümenin de tek bir düğmesi bulunmuyor. Ama bugün moda olan bir kolaycılık var: Ne zaman toplumdaki bozulmadan söz edilse hemen "ahlak eğitimi eksik" deniliyor. İyi de... Bu insanların önemli bir bölümünün yaşı 25-30 civarında. Yani bunlar Mars'tan gelmedi. Bu toplumun içinde büyüdüler. Bu ülkenin okullarında okudular. Bu ülkenin sokaklarında yürüdüler. Bu ülkenin ekonomik şartlarında yetiştiler. O halde sormak gerek: Bu kadar kısa sürede ne değişti? Bir sabah kalktık da hep birlikte mi bozulduk? Yoksa yıllardır biriken sorunlar, artık halının altına sığmayacak kadar büyüdü mü? Belki de mesele yalnızca ahlak değil. Belki mesele biraz da geçim derdi, umutsuzluk, adalete güven, geleceğe dair inanç, ekonomik baskı ve toplumsal çözülmenin birbirine eklenmesi. Çünkü insanın cebindeki yangın bazen evinin içine de sıçrar. Borçlar büyür. Öfke büyür. Umutsuzluk büyür. Sonra tahammül küçülür. Vicdanın sesi kısılır. "Ne koparırsam kârdır" anlayışı, "Kimse bana acımıyor, ben niye acıyayım?" düşüncesine dönüşür. İşte tehlike tam burada başlar. Çünkü toplum yalnızca parayla zenginleşmez. Güvenle zenginleşir. İnsanların birbirine güvenmediği yerde ekonomi de huzur da aile de yara alır. Ve burada rahmetli Süleyman Demirel'in yıllar önce yaptığı enflasyon uyarısı yeniden insanın aklına geliyor. Demirel, enflasyonun yalnızca pahalılık olmadığını; borç ilişkilerinden hırsızlığa, soygundan fuhuşa kadar toplumun dokusunu bozabileceğini söylüyordu. Bugün o sözlere yeniden bakınca insanın aklına şu soru geliyor: Acaba biz yıllarca sadece fiyatların yükseldiğini sanırken, başka neler yükseldi? Fiyatlar yükseldi. Kiralar yükseldi. Borçlar yükseldi. Beklentiler düştü. Sabır düştü. Güven düştü. Komşuluk zaten kalmadı. Aile içindeki huzur düştü. Ama bir şey nedense sürekli yükseliyor: Toplumsal gerilim. Belki de artık meseleyi sadece "Kim suçlu?" diye sormakla çözmeye çalışmak yerine, "Bu insanları bu noktaya getiren zemini kim hazırladı?" diye sormanın zamanı geldi. Çünkü suçluyu yakalamak elbette gerekir. Dolandırıcı cezasını çekmeli. Uyuşturucu taciri yakalanmalı. Hırsız hesap vermeli. Mafya düzeni dağıtılmalı. Suç işleyen kim olursa olsun hukuk karşısında gereken bedeli ödemeli. Ama sadece kuyruğun sonundakileri toplamakla bu hikâye bitmez. Asıl mesele, o kuyruğun neden her gün yeniden uzadığıdır. Bugün bir otobüs dolusu insan yakalanır. Yarın başka bir otobüs gelir. Öbür gün bir yenisi... Eğer sürekli yalnızca sonuçları topluyorsak, demek ki sebep hâlâ yerinde duruyor. Ve işte insanı ürküten taraf da bu. Bir toplumun çöküşü davul zurnayla gelmez. Sessiz gelir. Önce insanlar birbirine güvenmemeye başlar. Sonra "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" denir. Sonra haksızlık normalleşir. Sonra ayıp utanılacak bir şey olmaktan çıkar. Sonra suç, "Herkes yapıyor" cümlesinin arkasına saklanır. En sonunda da herkes başkasından şikâyet ederken kendi kapısının önündeki çöpü görmez. İşte asıl tehlike budur. Çünkü bir ülkeyi yalnızca ekonomik krizler sarsmaz. Bir ülkeyi, insanların birbirine olan güvenini kaybetmesi de sarsar. Para yeniden kazanılır. Binalar yeniden yapılır. Yollar yeniden asfaltlanır. Ama vicdanın enkazını kaldırmak o kadar kolay değildir. O yüzden artık "Ne oldu bu topluma?" sorusunu daha yüksek sesle sormak gerekiyor. Belki cevap tek bir yerde değildir. Ama kesin olan bir şey var: Bir toplum aynı anda bu kadar çok alarm veriyorsa, sirenlerin sesini bastırmak yerine yangının nerede başladığına bakmak gerekir. Yoksa yarın yine otobüsler gelir. Yine kapılar açılır. Yine onlarca kişi indirilir. Ve biz yine birbirimize bakıp: "Vay be... Bu kadar da olmaz!" deriz. Oysa mesele tam da budur: Oluyor. Ve biz hâlâ "Nasıl oldu?" diye soruyoruz. Belki de artık sorulması gereken soru şudur: "Bunu daha ne kadar böyle seyredeceğiz?"

Çöküş!

BU TOPLUMA NE OLDU? CEBİMİZ BOŞALDI, VİCDANIMIZ DA MI?

Dolandırıcılıktan uyuşturucuya, fuhuştan cinayete, kumardan aile dramlarına kadar uzanan tablo giderek ağırlaşıyor.
Peki bütün bunların ortasında asıl kaçırdığımız büyük gerçek ne?

Bazı görüntüler vardır, insan bakarken gözünü kaçırmak ister.

Çünkü gördüğün şey yalnızca kalabalık değildir.

Bir toplumun aynasıdır.

800’lü hatlarla insanları dolandırdığı iddia edilenler toplanıyor. Ardından başka bir operasyon haberi geliyor. Sonra bir başkası...

Kuyruğun ucu bucağı görünmüyor.

Bir bakıyorsun dolandırıcı.

Öteki tarafta uyuşturucu.

Beride hırsızlık.

Bir başka köşede kumar.

Fuhuş.

Mafya.

Sahtecilik.

Ve daha neler neler...

Sanki memleketin bazı sokaklarında suç değil, suç çeşitleri fuarı kurulmuş!

Her gün otobüsler dolusu insan adliyelere, emniyetlere, cezaevlerine gidip geliyor.

İnsan ister istemez soruyor:

İçeri atsan ayrı dert, sokağa salsan ayrı dert... Peki biz buraya nasıl geldik?

Eskiden "Aman başımıza bir iş gelmesin" derdik.

Şimdi "Aman kimse bizi dolandırmasın, soyup soğana çevirmesin, çocuğumuzu zehirlemesin, yolda biri gelip canımıza kastetmesin" diye yaşıyoruz.

Bu normal mi?

Değil.

Hiç değil.

Üstelik mesele sadece adli vakalardan ibaret de değil.

Televizyon ekranlarını dolduran aile facialarını düşünün...

Aldatmalar, kaçmalar, boşanmalar, bitmek bilmeyen ilişki rezaletleri...

Bir zamanlar mahremiyet dediğimiz şey, şimdi gündüz kuşağında reyting malzemesi haline geldi.

Millet birbirinin özel hayatını izlerken kendi evinin duvarlarının çatladığını fark etmiyor.

Aile kurumu sessiz sedasız kan kaybediyor.

Çocuklar büyüyor ama aileler küçülüyor.

Evler çoğalıyor ama yuvalar azalıyor.

Aynı çatı altında yaşayan insanların birbirine yabancılaştığı bir döneme girdik.

Üstelik bunun yanına cinayetleri koyun.

Trafikte birbirine saldıran, üç saniye bekleyemediği için direksiyon başında cinnet geçiren insanları koyun.

Her gün biraz daha tahammülsüzleşen kalabalıkları koyun.

Ve yılda binlerce insanın kendi hayatına son verdiği gerçeğini düşünün.

Sonra dönüp kendinize sorun:

Bütün bunlar tesadüf olabilir mi?

Elbette her olayın tek bir sebebi yok.

Toplumsal çürümenin de tek bir düğmesi bulunmuyor.

Ama bugün moda olan bir kolaycılık var:

Ne zaman toplumdaki bozulmadan söz edilse hemen "ahlak eğitimi eksik" deniliyor.

İyi de...

Bu insanların önemli bir bölümünün yaşı 25-30 civarında.

Yani bunlar Mars'tan gelmedi.

Bu toplumun içinde büyüdüler.

Bu ülkenin okullarında okudular.

Bu ülkenin sokaklarında yürüdüler.

Bu ülkenin ekonomik şartlarında yetiştiler.

O halde sormak gerek:

Bu kadar kısa sürede ne değişti?

Bir sabah kalktık da hep birlikte mi bozulduk?

Yoksa yıllardır biriken sorunlar, artık halının altına sığmayacak kadar büyüdü mü?

Belki de mesele yalnızca ahlak değil.

Belki mesele biraz da geçim derdi, umutsuzluk, adalete güven, geleceğe dair inanç, ekonomik baskı ve toplumsal çözülmenin birbirine eklenmesi.

Çünkü insanın cebindeki yangın bazen evinin içine de sıçrar.

Borçlar büyür.

Öfke büyür.

Umutsuzluk büyür.

Sonra tahammül küçülür.

Vicdanın sesi kısılır.

"Ne koparırsam kârdır" anlayışı, "Kimse bana acımıyor, ben niye acıyayım?" düşüncesine dönüşür.

İşte tehlike tam burada başlar.

Çünkü toplum yalnızca parayla zenginleşmez.

Güvenle zenginleşir.

İnsanların birbirine güvenmediği yerde ekonomi de huzur da aile de yara alır.

Ve burada rahmetli Süleyman Demirel'in yıllar önce yaptığı enflasyon uyarısı yeniden insanın aklına geliyor.

Demirel, enflasyonun yalnızca pahalılık olmadığını; borç ilişkilerinden hırsızlığa, soygundan fuhuşa kadar toplumun dokusunu bozabileceğini söylüyordu.

Bugün o sözlere yeniden bakınca insanın aklına şu soru geliyor:

Acaba biz yıllarca sadece fiyatların yükseldiğini sanırken, başka neler yükseldi?

Fiyatlar yükseldi.

Kiralar yükseldi.

Borçlar yükseldi.

Beklentiler düştü.

Sabır düştü.

Güven düştü.

Komşuluk zaten kalmadı.

Aile içindeki huzur düştü.

Ama bir şey nedense sürekli yükseliyor:

Toplumsal gerilim.

Belki de artık meseleyi sadece "Kim suçlu?" diye sormakla çözmeye çalışmak yerine, "Bu insanları bu noktaya getiren zemini kim hazırladı?" diye sormanın zamanı geldi.

Çünkü suçluyu yakalamak elbette gerekir.

Dolandırıcı cezasını çekmeli.

Uyuşturucu taciri yakalanmalı.

Hırsız hesap vermeli.

Mafya düzeni dağıtılmalı.

Suç işleyen kim olursa olsun hukuk karşısında gereken bedeli ödemeli.

Ama sadece kuyruğun sonundakileri toplamakla bu hikâye bitmez.

Asıl mesele, o kuyruğun neden her gün yeniden uzadığıdır.

Bugün bir otobüs dolusu insan yakalanır.

Yarın başka bir otobüs gelir.

Öbür gün bir yenisi...

Eğer sürekli yalnızca sonuçları topluyorsak, demek ki sebep hâlâ yerinde duruyor.

Ve işte insanı ürküten taraf da bu.

Bir toplumun çöküşü davul zurnayla gelmez.

Sessiz gelir.

Önce insanlar birbirine güvenmemeye başlar.

Sonra "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" denir.

Sonra haksızlık normalleşir.

Sonra ayıp utanılacak bir şey olmaktan çıkar.

Sonra suç, "Herkes yapıyor" cümlesinin arkasına saklanır.

En sonunda da herkes başkasından şikâyet ederken kendi kapısının önündeki çöpü görmez.

İşte asıl tehlike budur.

Çünkü bir ülkeyi yalnızca ekonomik krizler sarsmaz.

Bir ülkeyi, insanların birbirine olan güvenini kaybetmesi de sarsar.

Para yeniden kazanılır.

Binalar yeniden yapılır.

Yollar yeniden asfaltlanır.

Ama vicdanın enkazını kaldırmak o kadar kolay değildir.

O yüzden artık "Ne oldu bu topluma?" sorusunu daha yüksek sesle sormak gerekiyor.

Belki cevap tek bir yerde değildir.

Ama kesin olan bir şey var:

Bir toplum aynı anda bu kadar çok alarm veriyorsa, sirenlerin sesini bastırmak yerine yangının nerede başladığına bakmak gerekir.

Yoksa yarın yine otobüsler gelir.

Yine kapılar açılır.

Yine onlarca kişi indirilir.

Ve biz yine birbirimize bakıp:

"Vay be... Bu kadar da olmaz!" deriz.

Oysa mesele tam da budur:

Oluyor.

Ve biz hâlâ "Nasıl oldu?" diye soruyoruz.

Belki de artık sorulması gereken soru şudur:

"Bunu daha ne kadar böyle seyredeceğiz?"

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ege7gun.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.