Günaydın; iyi haftalar Sn. Okuyucular ve takipçilerimiz
Bugün 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı
Heyecan yok, gençlerin yüzünde gülümseme yok, gelecekten umutları yok!
Sokaklarda uyuşturucudan kriz geçiren gençler
Okul basıp önüne geleni kurşuna dizen gençler
Okula silahla gittiği iddia edilen vekil çocukları
Cep telefonunun ve sosyal medyaların esiri olmuş gençler
Saygılı olanları da var ama ne büyüğüne ne küçüğüne saygısı kalmayan gençler
Yurt dışına kaçan gençler
Hele AKP gençliği denilen bir gençlik var, hepsi aynı tornadan çıkmış gibi
Gözlüklü, sakallı ve sorgulamayan
AKP'den başka bir yönetim görmemişler
Sanıyorlar ki AKP olmazsa olmaz
Evet zaten o hale geldi, AKP olmaza olmaza getirdiler memleketi
Öyle bir ketenpereye getirdiler ki ülkeyi
Sokağa çıkan, aklı başında, sorgulayan gençleri ise biber gazıyla, polis copuyla, fişleyerek, ıslatarak, kovalayarak, darp ederek hizaya getiriyorlar.
Gençler ölmedi, sistematik olarak öldürülüyor!..
Evet Sn. okuyucularım Bugün 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı.
Yani kâğıt üzerinde gençlerin bayramı.
Ama sokakta, pazarda, okulda, üniversitede, yurtta, otobüste, karakolda, adliye koridorunda ve iş görüşmesi kapılarında gençlerin bayramdan çok cenaze sessizliği var.
Çünkü bu ülkede gençlik artık bir yaş aralığı değil; ertelenmiş hayatların, bastırılmış hayallerin, ipotek altına alınmış geleceklerin ortak adı haline geldi.
Bir zamanlar gençlik denince akla umut gelirdi. Şimdi gençlik denince akla KYK borcu, işsizlik, torpil, mülakat, kira, vize kuyruğu, antidepresan, yurtdışı hayali, sosyal medya bağımlılığı ve “buradan bir şey olmaz” cümlesi geliyor.
Bayram kutlanıyor ama gençlerin elinden bayramı alınmış.
Meydanda tören var, okulda şiir var, protokolde çelenk var, sosyal medyada kutlama mesajı var; fakat gençlerin gözünde ışık yok.
Işık dediysek, o da telefon ekranından gelen mavi ışık. Çünkü bu memlekette gençlerin geleceğini karartıp sonra ellerine ekran verdiler. “Al bununla oyalan” dediler. İş yok, umut yok, adalet yok, liyakat yok ama internet paketi var. Ne büyük devlet aklı!
Gençlik Bayramı mı, gençliğin taziye günü mü?
Bugün sokaklarda uyuşturucudan kriz geçiren gençler var.
Okul basıp önüne geleni kurşuna dizen gençler var.
Okula silahla gittiği iddia edilen vekil çocukları var.
Cep telefonunun ve sosyal medyanın esiri olmuş gençler var.
Saygılı olanları da var elbette ama ne büyüğüne ne küçüğüne tahammülü kalmayan, öfkeyi diline, çaresizliği bakışına, boşluğu hayatına yerleştirmiş gençler de var.
Yurt dışına kaçan gençler var.
Daha doğrusu kaçmıyorlar; can havliyle kendilerini kurtarmaya çalışıyorlar.
Bu ülkede artık gençlerin önemli bir kısmı bavulunu valiz olarak değil, can simidi olarak görüyor. Pasaport bir seyahat belgesi değil, kurtuluş reçetesi haline geldi. Vize randevusu almak, üniversite sınavını kazanmaktan daha büyük sevinç sebebi oldu.
Eskiden gençler “ülkeme nasıl hizmet ederim?” diye düşünürdü. Şimdi “bu ülkeden nasıl giderim?” diye düşünüyor.
Ve sonra çıkıp gençlere “vatanınızı sevin” diyorlar.
Genç vatanını seviyor da, vatan gençlerini seviyor mu?
AKP gençliği: Aynı tornadan çıkmış siyasi vitrin mankenleri
Hele bir de AKP gençliği denilen bir gençlik var.
Hepsi aynı katalogdan sipariş edilmiş gibi. Aynı cümleler, aynı bakışlar, aynı ezberler, aynı sloganlar, aynı sorgusuz sadakat.
Gözlüklü, sakallı, kravatlı, ciddi yüzlü, bol bol “reis”, bol bol “dava”, bol bol “yerli ve milli” cümlesi. Ama bir tanesinin ağzından “neden?” sorusu çıkmıyor.
Çünkü bu gençlik AKP’den başka bir yönetim görmedi. Doğduğu ülkede iktidar değişimini tarih kitabından okur gibi biliyor. Onlar için AKP bir siyasi parti değil, hava durumu gibi bir şey. Hep vardı, hep olacak sanıyorlar.
Sanıyorlar ki AKP olmazsa güneş doğmaz, belediye çöp toplamaz, fırın ekmek çıkarmaz, hastane kapı açmaz, devlet memuru kalem oynatmaz.
Evet, memleketi tam da o hale getirdiler. AKP olmaza olmaza ülkeyi AKP’siz düşünemeyen bir bürokratik, ekonomik ve psikolojik düzene mahkûm ettiler.
Devleti partiye, partiyi devlete, devleti de bir kişinin iki dudağı arasına bağladılar. Sonra da gençlere “özgür düşünün” dediler.
Ne güzel ironi!
Kafese kuş koyup “hadi uç” demek gibi.
Sorgulayan genç copla, susan genç bursla terbiye ediliyor
Bu ülkede genç ikiye ayrılıyor:
Sorgulamayan genç makbul genç.
Sorgulayan genç sakıncalı genç.
Sorgulamayan genç sahneye çıkarılır, fotoğraf karesine alınır, gençlik kollarında parlatılır, belediye etkinliğinde protokolün arkasına dizilir.
Sorgulayan genç ise biber gazıyla tanışır, polis barikatında ıslatılır, copla hizaya getirilir, fişlenir, okulundan edilir, ailesi aranır, hakkında soruşturma açılır.
Bir genç “geleceğim yok” dediğinde, ona gelecek sunmak yerine gözaltı aracı sunuyorlar.
Bir genç “adalet istiyorum” dediğinde, ona mahkeme koridoru gösteriyorlar.
Bir genç “geçinemiyorum” dediğinde, ona sabır tavsiye ediyorlar.
Bir genç “gitmek istiyorum” dediğinde, ona vatan haini muamelesi yapıyorlar.
Oysa genç gitmek istemiyor. Genç yaşamak istiyor.
Ama yaşamak ile hayatta kalmak arasındaki farkı bu ülkenin yönetenleri çoktan unuttu.
Diploma var, iş yok; genç var, gelecek yok
Bugün üniversite mezunu gençler işsiz.
İki üniversite bitiren gençler işsiz.
Yüksek lisans yapan gençler işsiz.
Yabancı dil bilen gençler işsiz.
Kendini geliştiren gençler işsiz.
Ama dayısı olan gençler işte.
Torpili olan gençler makamda.
Parti rozetini doğru yakaya takan gençler belediyede, bakanlıkta, kurumda, komisyonda.
Liyakat bu ülkede müzeye kaldırıldı. Cam fanus içinde sergileniyor: “Bir zamanlar bu topraklarda liyakat diye bir kavram yaşardı.”
Gençler sınava giriyor, mülakatta eleniyor.
Gençler çalışıyor, torpile yeniliyor.
Gençler umut ediyor, sistem tarafından öğütülüyor.
Sonra da çıkıp “gençler tembel” diyorlar.
Tembel olan gençler değil; adalet mekanizması.
Tembel olan gençler değil; liyakat sistemi.
Tembel olan gençler değil; yıllardır aynı koltuklarda oturup ülkenin bütün enerjisini emen siyaset düzeni.
Gençliğin hayali küçüldü
Bir ülkenin gençleri artık araba, ev, aile, kariyer, üretim, bilim, sanat, spor hayali kuramıyorsa; o ülkede sadece ekonomi değil, gelecek de iflas etmiş demektir.
Bugün gençlerin hayali küçüldü.
Eskiden gençler “dünyayı değiştireceğim” derdi.
Şimdi “ay sonunu getirebilirsem iyi” diyor.
Eskiden gençler “kendi işimi kuracağım” derdi.
Şimdi “asgari ücretli bir iş bulsam yeter” diyor.
Eskiden gençler “ülkem için çalışacağım” derdi.
Şimdi “Almanya’ya kapağı atsam yeter” diyor.
Bir ülkenin gençleri hayal kurmaktan vazgeçmişse, o ülkenin bayrakları ne kadar büyük olursa olsun, geleceği küçülmüştür.
Uyuşturucu, şiddet ve çürüyen sokaklar
Bugün sokaklarda gençler kayboluyor.
Kimi uyuşturucunun içinde kayboluyor.
Kimi çetelerin içinde kayboluyor.
Kimi sosyal medyanın sahte alkışlarında kayboluyor.
Kimi borçta, kimi depresyonda, kimi öfkede, kimi sessizlikte kayboluyor.
Bu ülkenin sokakları gençlerin enerjisiyle değil, gençlerin çaresizliğiyle doluyor.
Uyuşturucu artık sadece karanlık sokakların meselesi değil; umutsuzluğun, işsizliğin, aile çöküşünün, eğitim boşluğunun, denetimsizliğin ve devletin gençleri yalnız bırakmasının sonucu.
Gençler maddeye değil, boşluğa düşüyor.
O boşluğu da kim doldurursa genç oraya savruluyor. Bazen torbacı dolduruyor, bazen çete dolduruyor, bazen tarikat dolduruyor, bazen sosyal medya fenomeni dolduruyor, bazen siyasi propaganda dolduruyor.
Devlet gençliğe sahip çıkmayınca, gençliğe herkes talip oluyor.
Eğitim sistemi fabrika gibi ama ürün hatalı değil, sistem bozuk
Eğitim sistemi ise ayrı bir facia.
Çocuk okula başlıyor, sınavla tanışıyor.
Ortaokula geçiyor, sınav.
Liseye geçiyor, sınav.
Üniversiteye geçiyor, sınav.
Mezun oluyor, KPSS.
KPSS yetmiyor, mülakat.
Mülakat yetmiyor, referans.
Referans yetmiyor, parti bağlantısı.
Sonra bu gence “özgüvenli ol” diyorlar.
Nasıl olsun?
Bu sistem genç yetiştirmiyor; genç öğütüyor.
Okullar bilgi yuvası olmaktan çıkıp sınav fabrikasına döndü. Öğretmen mutsuz, öğrenci mutsuz, veli mutsuz. Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor ama kimse nereye gittiğini bilmiyor.
Gençler test çöze çöze hayatı kaçırıyor. Sonra hayat onları test ediyor, bu kez cevap anahtarı yok.
Sosyal medya gençliği: Parmakları hızlı, ruhları yorgun
Cep telefonunun ve sosyal medyanın esiri olmuş bir gençlik var.
Ama bu sadece gençlerin suçu değil.
Çünkü gerçek hayatı bu kadar çekilmez hale getirirseniz, genç sanal dünyaya kaçar. Gerçek dünyada gelecek yoksa, genç kendine filtreli bir dünya kurar. Gerçek hayatta değer görmüyorsa, beğeni sayısında teselli arar.
Bir nesil ekran ışığında büyüyor.
Gözleri açık ama ufku kapalı.
Parmakları hızlı ama ruhları yorgun.
Her şeyi görüyorlar ama hiçbir şeye tutunamıyorlar.
Bilgiye erişimleri var ama hakikate güvenleri yok.
Arkadaş listeleri kalabalık ama yalnızlıkları derin.
Bu da çağın yeni trajedisi.
Gençlik ölmedi, öldürülüyor
Gençlik öldü demek kolay.
Hayır, gençlik ölmedi.
Gençlik sistematik olarak öldürülüyor.
Hayalleri öldürülüyor.
Cesareti öldürülüyor.
İtiraz hakkı öldürülüyor.
Ekonomik bağımsızlığı öldürülüyor.
Bilim merakı öldürülüyor.
Sanatla ilişkisi öldürülüyor.
Spor yapma imkânı öldürülüyor.
Özgür düşünme hakkı öldürülüyor.
Ve sonra 19 Mayıs’ta çıkıp gençliğe nutuk atıyorlar.
Ne güzel!
Önce gençliğin geleceğini ipotek altına al, sonra kürsüye çıkıp “gençler bizim geleceğimizdir” de.
Gençler sizin geleceğiniz değil; siz gençlerin geleceğini tüketen bugünsünüz.
Ülke nereye gidiyor?
Ülke nereye gidiyor diye soranlara cevap basit:
Gençlerin gitmek istediği yere değil.
Gençlerin kalmak istediği bir yere hiç değil.
Ülke, aklı başında gençlerin susturulduğu, sorgulamayan gençlerin ödüllendirildiği, liyakatin değil sadakatin prim yaptığı, bilimin değil biatın makbul sayıldığı, emeğin değil yakınlığın değer gördüğü bir yere gidiyor.
Bu yolun sonu parlak değil.
Bu yolun sonunda daha fazla göç var.
Daha fazla öfke var.
Daha fazla yalnızlık var.
Daha fazla kopuş var.
Daha fazla toplumsal çürüme var.
Bir ülke gençlerini kaybederse sadece nüfus kaybetmez. Aklını kaybeder. Enerjisini kaybeder. Üretimini kaybeder. Geleceğini kaybeder.
Ve en kötüsü, umut duygusunu kaybeder.
19 Mayıs’ın ruhu nerede?
19 Mayıs, gençliğe emanet edilmiş bir Cumhuriyet’in sembolüdür.
Ama bugün o gençliğin elinden Cumhuriyet’in imkânları tek tek alınıyor.
Eğitimde fırsat eşitliği yok.
Ekonomide adalet yok.
Yargıda güven yok.
Kamuda liyakat yok.
Sokakta huzur yok.
Üniversitede özgürlük yok.
Basında hakikat yok.
Siyasette utanma duygusu yok.
Sonra da gençlerden bu tabloya alkış tutmaları bekleniyor.
Alkışlamayan genç ise “marjinal”, “provokatör”, “terörist”, “dış güçlerin oyuncağı” ilan ediliyor.
Yani bu ülkede genç olmak yetmiyor; makbul genç olmak gerekiyor.
Makbul genç ne demek?
Soru sormayacak.
İtiraz etmeyecek.
Hakkını aramayacak.
Kafasını kaldırmayacak.
Sadece törenlerde bayrak sallayacak, seçim dönemlerinde broşür dağıtacak, sosyal medyada lider paylaşımı yapacak.
Bu gençlik değil; siyasi dekor.
Son söz: Bayramınız kutlu olsun ama önce gençliği kurtarın
Bugün 19 Mayıs.
Gençlik ve Spor Bayramı.
Ama bu ülkede gençlerin spor yapacak sahası yok, okuyacak huzuru yok, çalışacak işi yok, yaşayacak geliri yok, konuşacak özgürlüğü yok, kalacak umudu yok.
Yine de tören yapılacak.
Yine protokol konuşacak.
Yine sosyal medya hesaplarından kutlama mesajları paylaşılacak.
Yine “gençler geleceğimizdir” denilecek.
Ama gençler artık bu cümleleri duymuyor.
Çünkü çok duydular.
Çünkü her duyduklarında biraz daha eksildiler.
Çünkü kendilerine gelecek vadedenlerin, kendi geleceklerini nasıl kararttığını yaşayarak gördüler.
Bu ülkede gençlik ölmedi.
Gençlik hâlâ bir yerlerde nefes almaya çalışıyor.
Ama boğazında işsizlik var.
Sırtında borç var.
Önünde torpil var.
Arkasında baskı var.
Üstünde polis copu var.
Elinde telefon var.
Aklında yurtdışı var.
Kalbinde kırgınlık var.
Ve bütün bunların ortasında bir bayram kutluyor.
Geleceği yok edilen gençler, Gençlik Bayramı’nı kutluyor.
Ne büyük ironi.
Ne acı bir memleket fotoğrafı.
Ne hazin bir 19 Mayıs tablosu.
