Eğer bir işiniz gücünüz yoksa, en az lise mezunu ve işsizseniz hemen kendinize bir haber sitesi kurun!
Çünkü önünüzde hiçbir yasal engel yok, bu mesleği herkes yapabilir ve yapıyorlar da!..
Arkanızda bir de dayınız varsa, şöyle güçlü kuvvetli bir dayınız veya halanız!
Paraya para demezsiniz!..
Çünkü; Aydın'da
Siyasi partiler ve bazı belediyeler şu anda bile bütün gazetecilere para dağıtıyor, yağdırıyor yani!..
Seçimler de yaklaşıyor, kesinlikle ve kesinlikle köşeyi dönersiniz!...
Bir tek bize zırnık koklatmıyorlar!..
Havadan yağıyor, civadan yağıyor, heryerden yağıyor yani anlayacağınız
Gazetecilik yapmak için illa İletişim Fakültesi mezunu filan da olmanız şart değil!..
Bizim zamanımızda en az ortaokul mezunu olmak gerekiyordu, şimdi ise en az lise mezunu olmak yeterli!..
Eğer birazcık bu işi öğrenip sonra gireyim derseniz, gelin buyrun biz size ücretsiz bu işlerin puştluklarını da öğretelim, yapmanız gerekenleri de öğretelim!..
Kendinize bir de geri zekalı İletişim Fakültesi mezunu, ama bu işlerle uğraşmayan Yazı İşleri Müdürü bulup Basın İlan Kurumu'ndan belediye reklamları, ilanları, STK reklamları ilanları ve buna benzer birçok devlet kurumundan reklam-ilan alıp köşeyi dönersiniz!..
Biz niye mi para kazanamıyoruz?
Hemen söyleyeyim!
Çok basit!
Biz Aydın'ın yerlisi değiliz
Aydın siyaseti kafatasçı, yerel milliyetçilik yaptığı için
...ve en iyisi olduğumuz için
Bizi istemiyor
Bu da bu kadar basit!..
Korkuyorlar, öyle korkuyorlar ki gasteci örgütlerine üye bile yapmıyorlar!..
Biliyorlar ki ilk seçimde koltuklarını bana kaptıracaklar!..
Çünkü Aydın'da Babıali'de yetişip gazetecilik yapan bir tek ben varım!
Gerisi traş!
Gerisi dayısı olanlar
Fasa fiso ve torpili olanlar!...
En az lise mezunu Aydınlı gençlere sesleniyorum.
Eğer işiniz gücünüz yoksa, sabah kalkınca nereye gideceğinizi bilmiyorsanız, cebinizde para yok ama arkanızda sağlam bir dayı varsa hiç durmayın.
Hemen kendinize bir haber sitesi kurun.
Öyle yıllarca gazetecilik yapmanıza, matbaa kokusu almanıza, haber peşinde ayakkabı eskitmenize, sabahın köründe adliye kapısında beklemenize, gecenin bir yarısı kaza yerine koşmanıza falan gerek yok.
Bir alan adı alın.
Bir logo yaptırın.
İki tane de sosyal medya hesabı açın.
Tamamdır.
Aydın’da medya patronusunuz artık.
Hele bir de arkanızda siyasi dayınız, belediye bağlantınız, güçlü bir akrabanız, hatırlı bir tanıdığınız varsa değmeyin keyfinize.
Gazetecilik dediğin ne ki zaten?
Bugünlerde soru sorana değil, selam durana değer veriliyor.
Haber yapana değil, haber saklayana reklam veriliyor.
Kamu yararı diyene değil, kamu ilanı peşinde koşana kapılar açılıyor.
İşin acı tarafı da burada başlıyor.
Çünkü bu şehirde gerçekten gazetecilik yapmak isteyen adam, önce yalnız bırakılıyor.
Sonra dışlanıyor.
Sonra görmezden geliniyor.
Sonra da “geçimsiz” ilan ediliyor.
Ama birilerinin sofrasına oturanlar, birilerinin kulağına hoş gelen cümleler kuranlar, birilerinin yanlışını görmeyenler bir anda “saygın basın mensubu” oluyor.
Ne güzel memleket değil mi?
Kalem tutmak yetmiyor.
Kalemi kimin için tuttuğun önemli.
AYDIN’DA MEDYA PASTASI VE GÖRÜNMEYEN BIÇAK
Aydın’da medya pastası diye bir şey var.
Ama bu pasta öyle herkesin önüne dilim dilim konulmuyor.
Masada kimler var belli.
Kimin tabağı dolu belli.
Kimin önüne kırıntı bile bırakılmadığı da belli.
Bazı gazetecilere ilanlar, reklamlar, özel dosyalar, belediye destekleri, tanıtım bütçeleri yağmur gibi yağıyor.
Havadan yağıyor.
Civadan yağıyor.
Sağdan yağıyor.
Soldan yağıyor.
Bizim tarafa gelince hava birden kuraklığa dönüyor.
Sanki Aydın’ın üstünde ayrı bir iklim var.
Birilerine bahar, birilerine çöl.
Birilerine reklam sağanağı, birilerine sus payı bile yok.
Sonra da çıkıp “basın özgürdür” diyorlar.
Hadi oradan.
Basının özgür olduğu yerde reklam sopası olmaz.
Basının özgür olduğu yerde ilan musluğu siyasi vanaya bağlı olmaz.
Basının özgür olduğu yerde gazeteci, belediye kapısında sadaka bekler gibi bekletilmez.
Ama burada işler başka türlü dönüyor.
Burada bazıları gazeteciliği değil, bağlantıcılığı öğrenmiş.
Haber değil, hatır yazıyorlar.
Eleştiri değil, el freni çekiyorlar.
Soru değil, sipariş taşıyorlar.
İLETİŞİM FAKÜLTESİ MEZUNU OLMAK YETMİYOR, DAYI FAKÜLTESİ DAHA GEÇERLİ
Eskiden gazetecilikte usta-çırak ilişkisi vardı.
Bir büyüğün yanında yetişirdin.
Haberi öğrenirdin.
Başlığı öğrenirdin.
Sayfa düzenini öğrenirdin.
Sahaya çıkmayı öğrenirdin.
Kaynak korumayı, haber doğrulamayı, kamu yararını, meslek ahlakını öğrenirdin.
Şimdi ne var?
Bir tane hazır site teması.
Bir tane sosyal medya hesabı.
Bir tane de “abi bizi de gör” cümlesi.
Yetiyor.
İletişim Fakültesi mezunu olmak bile bazen sadece tabela süsü gibi kullanılıyor.
Yazı İşleri Müdürü bul, kağıt üstünde iş tamam.
İçerik kimden çıkıyor, haber nasıl hazırlanıyor, kamu yararı var mı, doğrulama yapılmış mı, kimse bakmıyor.
Bakılan şey başka.
Kim kiminle yakın?
Kim kimin sofrasında?
Kim hangi belediyeye yumuşak?
Kim hangi siyasetçiye sert bakmıyor?
Kim hangi dosyayı görmezden geliyor?
İşte Aydın’da bazı kapıları açan anahtar bu.
Diploma değil.
Tecrübe değil.
Meslek onuru değil.
Dayı.
Hatta bazen dayı da yetmiyor, yanında hala, amca, enişte, belediye bağlantısı, parti kontenjanı, cemiyet ilişkisi de gerekiyor.
Yani gazetecilik değil, akraba haritası çiziyorsun sanki.
BİZ NİYE KAZANAMIYORUZ? ÇÜNKÜ EĞİLMİYORUZ
Biz niye para kazanamıyoruz?
Çünkü yanlış yere bakıyoruz galiba.
Biz haberin peşinden koşuyoruz.
Oysa bazıları reklamın peşinden koşuyor.
Biz kamu yararı diyoruz.
Onlar “hangi kurumdan ne gelir” diye hesap yapıyor.
Biz soru soruyoruz.
Onlar göz kırpıyor.
Biz rahatsız ediyoruz.
Onlar rahatlatıyor.
Biz eleştiriyoruz.
Onlar yumuşatıyor.
Biz dosya açıyoruz.
Onlar dosya kapatıyor.
Sonra da doğal olarak sistem bizi sevmiyor.
Çünkü sistemin sevdiği gazeteci tipi belli.
Çok sormayacak.
Çok kurcalamayacak.
Çok yazmayacak.
Çok görünmeyecek.
Görürse de görmemiş gibi yapacak.
Duyarsa da duymamış gibi davranacak.
Yazarsa da kimseyi rahatsız etmeyecek.
Yani gazeteci değil, dekor olacak.
Biz dekor olmayı beceremedik.
Bizim suçumuz bu.
AYDIN’IN YEREL MİLLİYETÇİLİĞİ VE DIŞARIDAN GELENE DUVAR
Bir de Aydın’ın tuhaf bir hastalığı var.
Kafatasçı yerelcilik.
“Bizden mi, değil mi?”
“Buralı mı, dışarıdan mı?”
“Aydınlı mı, değil mi?”
Sanki gazetecilik nüfus cüzdanındaki doğum yerine bakıyor.
Sanki haberin memleketi var.
Sanki kamu yararı il sınırına göre değişiyor.
Bu anlayış yüzünden Aydın’da birçok şey kısır döngüye giriyor.
Aynı isimler.
Aynı çevreler.
Aynı sofralar.
Aynı ilişkiler.
Aynı kapalı devre düzen.
Dışarıdan biri gelip gerçekten iş yapmaya kalkınca hemen duvar örülüyor.
Çünkü korkuyorlar.
Düzenleri bozulacak diye korkuyorlar.
Koltukları sallanacak diye korkuyorlar.
Cemiyetlerdeki hesapları karışacak diye korkuyorlar.
Basın toplantılarındaki ön sıraları kaybedecekler diye korkuyorlar.
O yüzden dışarıdan geleni sevmezler.
Hele bir de o kişi gerçekten gazetecilik biliyorsa hiç sevmezler.
Çünkü aynanın karşısına geçmek zorunda kalırlar.
Ayna da bazen insanın yüzüne değil, içindeki çürüğe bakar.
CEMİYETLER, KAPALI KAPILAR VE KÜÇÜK KRALLIKLAR
Aydın’da gazeteci örgütleri de ayrı bir alem.
Sözde meslek örgütü.
Ama bazen bakıyorsun, sanki küçük bir site yönetimi gibi.
Kim girecek, kim girmeyecek.
Kim sevilecek, kim dışlanacak.
Kim çağrılacak, kim unutulacak.
Kim fotoğrafta önde duracak, kim arkada kalacak.
Meslek örgütü dediğin şey gazeteciyi korur.
Meslek onurunu savunur.
Basın özgürlüğünü sahiplenir.
Ama bazı yerlerde cemiyetler, meslekten çok çevre koruma derneğine dönmüş durumda.
Kendi çevresini koruyor.
Kendi düzenini koruyor.
Kendi küçük iktidarını koruyor.
Soru soran gazeteciye mesafe.
Uyumlu gazeteciye kucak.
Eleştiren gazeteciye kapı.
Susana sandalye.
Böyle düzen olur mu?
Oluyor işte.
Aydın’da oluyor.
Hem de yıllardır oluyor.
GAZETECİLİKTE EN BÜYÜK SERMAYE KORKMAMAKTIR
Gazetecilik parayla yapılır, evet.
Site gideri var.
Personel gideri var.
Tasarım var.
Ulaşım var.
Telefon var.
Kamera var.
Vergi var.
Elektrik var.
Ama gazeteciliğin asıl sermayesi para değildir.
Asıl sermaye cesarettir.
Korkmamaktır.
Soru sormaktır.
Herkes susarken konuşmaktır.
Herkesin görmezden geldiğini yazmaktır.
Birilerinin hoşuna gitmeyecek diye gerçeği eğip bükmemektir.
İşte bu sermaye herkeste yok.
Bazılarında para var ama cesaret yok.
Bazılarında site var ama omurga yok.
Bazılarında logo var ama karakter yok.
Bazılarında takipçi var ama gazetecilik yok.
Bazılarında ilan var ama itibar yok.
İşte fark burada.
Para gelir gider.
İlan bugün var yarın yok.
Ama itibar bir kere giderse, onu Basın İlan Kurumu da geri veremez, belediye reklamı da geri getiremez, siyasi dayı da kurtaramaz.
GENÇLERE GERÇEK TAVSİYE
Gençler, eğer gerçekten bu işe girecekseniz önce şunu bilin:
Gazetecilik kolay para kazanma işi değildir.
Gazetecilik, eğer hakkıyla yapılırsa insanın uykusunu kaçıran iştir.
Dostunu azaltır.
Düşmanını çoğaltır.
Telefonlarını susturur.
Kapıları yüzüne kapatır.
Ama geceleri başını yastığa koyduğunda “ben bugün doğru olanı yaptım” dedirtir.
Eğer derdiniz sadece reklam almaksa, buna gazetecilik demeyin.
Başka bir ad bulun.
Tanıtımcılık deyin.
Aracılık deyin.
İlan takipçiliği deyin.
Ama gazetecilik demeyin.
Çünkü gazetecilik, güçlüye yaslanma sanatı değildir.
Güçlünün karşısında dik durma mesleğidir.
SON SÖZ: AYDIN’DA KALEMİN MÜREKKEBİ DEĞİL, DAYININ GÖLGESİ KONUŞUYOR
Bugün Aydın’da bazı medya sahiplerinin işi iyi gidiyorsa, bunun sebebi her zaman iyi gazetecilik yaptıkları için değildir.
Bazen iyi ilişki kurdukları içindir.
Bazen doğru kişiye selam verdikleri içindir.
Bazen yanlış haberi yazmadıkları içindir.
Bazen susmayı bildikleri içindir.
Ama biz susmayı beceremedik.
Bizim kusurumuz bu.
Biz kalemi eğemedik.
Biz haberin belini kıramadık.
Biz gerçeğin üstüne örtü çekemedik.
O yüzden de bu şehirde birilerine fazla geldik.
Varsın gelelim.
Çünkü bazı şehirlerde gerçek gazetecilik önce yalnız bırakılır.
Sonra dışlanır.
Sonra itibarsızlaştırılmak istenir.
Ama gün gelir, herkesin sustuğu yerde bir tek o ses kalır.
İşte o ses de bazen bütün o reklam tabelalarından, bütün o şatafatlı logolardan, bütün o dayılı düzenlerden daha gür çıkar.
Aydın’da mesele gazetecilik değil.
Mesele kimin kalem tuttuğu, kimin kalem sattığı meselesidir.
Ve biz hâlâ kalem tutan taraftayız.
