Gökçek Ailesi'nin en basitinden çöpe atılan ve milyarlarca TL harcanarak yapılan ANKAPARK projesi ile ilgili olarak kimse yargılanmadı, zarar bütün emeklileri doyuracak rakamlarda.
Şimdi ise Sözcü muhabiri Murat Ağırel'in belgeleriyle ortaya çıkardığı Gökçek Ailesi'nin Almanya'nın Düsseldorf şehrinde yaptığı yatırımlara bakalım ne diyecekler?
Gelelim Yeni Parti'ye;
Yeni Parti yani AKP'lilerin ortaya çıkardığı onlarca yolsuzluk olayından sonra birçok eski CHP'li şimdiki Yeni Partili AKP'ye geçmişti, yani böylece bir AKP-CHP-YENİ PARTİ soygun ortaklığı da kendiliğinden ortaya çıktı!
Seçim sathı mahalline girilmesine haftalar kala, birçok uzman ve yorumcu, bazı parti liderleri ise "Kaçacaklar, AKP'liler başta İngiltere olmak üzere yurt dışından gayrimenkul alma yarışına girmeye başladılar" şeklinde açıklamalar yapıyordu!
En bariz örneği yine Gökçek Ailesi'nden ortaya çıktı: Yatırımlar Almanya'ya!
Neyse; bu fakirlikten nefesi kokan Türk halkına reva görülen ve AKP'nin başı çektiği yolsuzluk olayları bitmiyor, bitecek gibi de görünmüyor!..
Milletin tek umudu erken seçim ama, orada da birçok soru işareti var!
Seçim yapılacak mı?
Yapılsa da dürüst ve doğru bir seçim yapılır mı?
şeklindeki dehşet sorular kafaları kurcalarken, asıl soru ise şöyle olabilir:
Sandıkta görünen oy oranları her şeyi anlatmaya yetmez: Bu siyasi düzen, vatandaşın cebinden, umudundan ve geleceğinden ne götürdü?
Bir memleket düşünün...
İnsanları her sabah aynı soruyla uyanıyor:
“Bugün ne kadar daha pahalanacak?”
Markete gidiyorsun, dün aldığın ürün bugün başka fiyat.
Kiraya bakıyorsun, maaşa bakıyorsun; ikisi arasında uçurum değil, resmen Grand Canyon var!
Emekli hesap yapıyor.
Asgari ücretli hesap yapıyor.
Esnaf hesap yapıyor.
Gençler gelecek hesabı yapıyor.
Ama siyasetin bazı aktörleri hâlâ “kaç oy alırım?” hesabı yapıyor.
İşte asıl mesele burada başlıyor.
SANDIKTAKİ RAKAM, MEMLEKETİN GERÇEĞİNİN TAMAMI DEĞİL
Bakmayın siz yalnızca seçim sonuçlarına.
Bakmayın yalnızca oy oranlarına.
Bakmayın “şu kadar milyon kişi destekliyor” hesaplarına.
Bir siyasi partinin aldığı oy, elbette demokratik meşruiyet açısından önemlidir. Ama oy almak ile ülkeyi iyi yönetmek aynı şey değildir.
Sandıkta yüzde kaç aldığınız başka meseledir.
O yüzde kaçın karşılığında vatandaşın hayatının nasıl değiştiği başka meseledir.
Çünkü vatandaşın cebindeki para eriyorsa, aldığı maaş ayın yarısında bitiyorsa, genç geleceğini bu ülkede kuramıyorsa, emekli pazarda iki domatesin hesabını yapıyorsa...
O zaman dönüp sadece seçim tablosuna bakarak:
“Bak, millet bizi destekliyor!”
demek, biraz da yangının ortasında termometreyle hava sıcaklığı ölçmeye benzer.
“HERKES SATILIK” DEMEK KOLAY; ASIL SORU SİSTEMİN NASIL İŞLEDİĞİ
Burada bir parantez açmak gerekiyor.
“AKP'ye veya Yeni Parti'ye oy veren herkes satın alınmış insandır” demek, hem haksız hem de meseleyi fazlasıyla basitleştiren bir yaklaşım olur.
Çünkü milyonlarca seçmenin sandığa giderken farklı gerekçeleri olabilir.
Kimi ekonomik beklentiyle oy verir.
Kimi ideolojik bağlılıkla.
Kimi korkuyla.
Kimi alışkanlıkla.
Kimi “Bundan iyisi yok” diyerek.
Kimi de gerçekten mevcut iktidarı veya siyasi yapıyı beğendiği için.
Ama asıl tartışılması gereken, seçmenin neden bu kadar sıkışmış bir tercih alanına mahkûm edildiğidir.
Siyasetin en tehlikeli tarafı da burada ortaya çıkıyor.
Vatandaşın önüne sürekli aynı denklem konuluyor:
“Ya ben, ya felaket.”
Böyle siyaset yapılınca seçmen vatandaş olmaktan çıkıp taraftara dönüşüyor.
Taraftar ne yapar?
Takımının formasını çıkarmaz.
Hakem hata yapınca bile hakemi suçlar.
Forvet üç metreden gol kaçırır, yine rakibe söver.
Kulüp borca batar, “Ama bizim takım!” der.
İşte siyaset de böyle bir fanatizme dönüşürse, iktidarın hesabını sorması gereken seçmen, iktidarın avukatına dönüşür.
MEMLEKETİN KANI NASIL EMİLİR?
Bir ülkenin kanı yalnızca vergilerle emilmez.
Umut da emilir.
Güven de emilir.
Gençlerin geleceğe dair inancı da emilir.
Orta sınıfın birikimi de emilir.
Emeklinin huzuru da emilir.
Esnafın nefesi de emilir.
Çiftçinin toprağa olan inancı da emilir.
İnsanların birbirine güveni de emilir.
Sonra toplumun önüne çıkıp:
“Neden herkes bu kadar öfkeli?”
diye sorarsın.
Çünkü yıllarca sıkılmış bir süngeri sonunda taş gibi bırakmışsındır.
SİYASETİN EN BÜYÜK BAŞARISI: VATANDAŞI BİRBİRİNE DÜŞÜRMEK OLMAMALI
Bir memlekette vatandaşın vatandaşla kavga etmesinden kim kazanır?
Emekli asgari ücretliye kızıyor.
Asgari ücretli emekliye kızıyor.
İşçi memura kızıyor.
Memur işçiye kızıyor.
Esnaf müşteriye kızıyor.
Müşteri esnafa kızıyor.
Genç yaşlıya kızıyor.
Yaşlı gence kızıyor.
Herkes birbirine bağırıyor.
Peki yukarıda ne oluyor?
Siyaset kendi kavgasını sürdürüyor.
Vatandaş birbirinin boğazına sarılırken, gerçek meseleler arada kaynıyor.
Oysa vatandaşın birbirine düşman olması değil, hesap sorabilmesi gerekiyor.
Çünkü demokraside seçmen parti militanı değildir.
Seçmen patronudur.
Milletvekili çalışanıdır.
Bakan yöneticidir.
Belediye başkanı kamu hizmetkârıdır.
Devlet ise hiçbir siyasi partinin özel mülkü değildir.
“BİZDEN OLMAYAN ÖTEKİDİR” ANLAYIŞI MEMLEKETİ YORAR
AKP'li seçmen de bu ülkenin vatandaşıdır.
CHP'li de.
MHP'li de.
Zafer Partili de.
İYİ Partili de.
Diğer partilere oy veren de.
Hiçbir partiye oy vermeyen de.
Sorun vatandaşın farklı düşünmesi değildir.
Sorun, farklı düşünen vatandaşların birbirini düşman görmeye başlamasıdır.
Bir insan yanlış bir siyasi tercih yapabilir.
Bir partiye yıllarca oy verebilir.
Sonra fikrini değiştirebilir.
Bunun adı demokrasi.
Ama vatandaşın iradesini küçümsemek de, vatandaşı “satılık” ilan etmek de doğru değildir.
Asıl yapılması gereken daha zor bir iştir:
İnsanlara kızmak yerine sistemi sorgulamak.
CEBİ BOŞALAN VATANDAŞA SLOGAN DEĞİL, HESAP GEREKİR
Vatandaş artık slogan değil, sonuç görmek istiyor.
“Dünya bizi kıskanıyor.”
“Ekonomi şahlanıyor.”
“Her şey çok güzel.”
“En büyük biziz.”
Bunların hiçbirisi market kasasında geçmiyor.
Kasiyer slogan kabul etmiyor.
Ev sahibi sloganla kira almıyor.
Banka sloganla kredi vermiyor.
Çocuğun okul masrafı sloganla ödenmiyor.
Elektrik faturası sloganla kapanmıyor.
Hayat rakamlarla konuşuyor.
Ve rakamların dili bazen siyasetin bütün propagandasından daha yüksek çıkıyor.
ARTIK VATANDAŞIN SORMASI GEREKEN SORU BELLİ
“Sen hangi partilisin?” değil.
“Benim param nereye gidiyor?”
“Sen kime oy verdin?” değil.
“Bu ülke neden bu hale geldi?”
“Bizim lider ne dedi?” değil.
“Benim hayatım neden düzelmedi?”
“Karşı taraf ne yaptı?” değil.
“Benim seçtiğim insanlar ne yaptı?”
İşte gerçek hesaplaşma burada başlar.
Çünkü demokrasinin namusu, seçmenin gerektiğinde kendi tuttuğu partiyi de eleştirebilmesidir.
Parti tabelası vicdanın önüne geçtiği gün, demokrasi zayıflar.
Liderin sözü aklın önüne geçtiği gün, toplum düşünmeyi bırakır.
Siyasi sadakat sorgulamanın önüne geçtiği gün ise...
Sandık kalır ama demokratik denetim zayıflar.
SON SÖZ
Kimse kusura bakmasın.
Bu ülkenin insanı aptal değil.
Kandırılmaya da mahkûm değil.
Bir siyasi partiye oy vermek suç değil.
Ama oy verdiği siyasi yapıyı sorgulamamak, vatandaşlık hakkını kendi elleriyle rafa kaldırmaktır.
Bugün AKP'yi eleştiriyorsak, yarın başka bir iktidarı da eleştirebilmeliyiz.
Bugün Yeni Parti'yi eleştiriyorsak, yarın onun yerine geleni de eleştirebilmeliyiz.
Çünkü mesele parti değil.
Mesele memleket.
Mesele koltuk değil.
Mesele vatandaşın hayatı.
Mesele kimin kazandığı değil.
Milletin ne kaybettiği.
Ve belki de artık hepimizin duvara kocaman harflerle yazması gereken cümle şu:
“PARTİLERİNİZİ SEVEBİLİRSİNİZ; AMA AKLINIZI ONLARA KİRALAMAYIN.”
Çünkü siyasetçi değişir.
Lider değişir.
Parti değişir.
İktidar değişir.
Ama bu memleket hepimizin.
