Çünkü rahmetli Kadir abimiz bile bunlara artık "İnanmazdı!.."
Bu arada Türk sinemasının efsane isimlerinden biri olan Kadir İnanır'ı da anmış olduk, toprağı bol olsun...
Gasteciliği bırakmaya çalışıyorum ama yazarlığı ve medya patronluğunu bırakacağımı sanmıyorum, artık biraz yaşlandık, elemanlarımızı çalıştırırız (bulabilirsek)
Medyalarımız her daim yayında olacak!..
Gelelim konumuza;
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan açıkladı: Erdoğan, 2027 bütçesinde emeklilerin durumunu bir miktar daha iyileştirecek mali imkânlar oluşturuldu.
Anlaşılan o ki benim düşündüğüm bir kereye mahsus olmak üzere okkalı bir zam yapılmayacak, zaten çökmüş bütçede bilmemkaç trilyon açık var. Erdoğan'da zaten "Bir miktar" diyor, demek ki bunu seçime kadar yayacaklar.
Minik bir miktar zam 2027 yılbaşında yapılacak (N'olur nolmaz zammı, çünkü Erdoğan'ın adaylığı kesin değil)
Bir ufak zam da 2028 yılbaşında yapacaklar, hatta Erdoğan'ın adaylığı kesinleşirse 2028'de acaip bir zam da yapabilirler emeklilere...
AĞZINIZLA KUŞ TUTSANIZ EMEKLİDEN OY ALAMAZSINIZ, BUNU BİLİN!
Diyelim ki inanılmaz zamlar yaptınız, 60 veya 65 üzeri emeklilere ise (çalışamayacakları için) inanılmaz oranlarda zamlar verdiniz, sonra ne yapacaksınız ben söyleyeyim size!
Seçimleri kazandıktan sonra, kepçeyle verdiğinizi kazanla geri alacaksınız, bir daha da emekliye enflasyon farkı bile vermeyeceksiniz, bu çok net, hatta verdiklerinizi belki de yasayla tekrar geri alacaksınız!
FON VURGUNU GÜNDEMİ EMEKLİYE DÖNDÜ
Bu arada gündemi de büyük ölçüde değiştirmeyi başardılar, bu konu dünden beri FON VURGUNU konusundan daha fazla tartışılmaya başlandı, seçime kadar da tartışılır bence, ÇÜNKÜ BU YARA ÖYLE BÜYÜK BİR KANGREN HALİNE GELDİ Kİ bu iktidarın bu konuyu çözmesi imkansız!
Neden mi?
Ülke çökmüş
Ekonomi çökmüş
Adalet çökmüş
Eğitim çökmüş
Güven yok
Yabancı kaçıyor
FON VURGUNCULARI yabancılardan daha çok kaçıyor!..
VURGUN YAPTIN BARİ YURT DIŞINA KAÇIRMAYIN MUBAREK İNSANLAR!
EMEKLİLİK HAYALİ VARDI, YAŞLILIK MÜCADELEYE DÖNÜŞTÜ!
Bizim kuşağa yıllarca ne anlatıldı?
Çalışın, üretin, priminizi ödeyin, emekli olduğunuzda rahat edin!
İnsanlar da buna inandı. Gençliklerini çalışarak geçirdiler. Kimi fabrikada, kimi tarlada, kimi devlet dairesinde, kimi kendi dükkânında ömrünü tüketti. Hayatın en güzel yıllarını çalışmaya ayıran insanlar, bir gün artık kendilerine de vakit kalacağını düşündü.
Peki, bugün kaç emekli gerçekten rahat bir yaşlılık sürdürebiliyor?
Emeklilik denilen şey, artık bazı insanlar için dinlenme dönemi olmaktan çıkıp yeni bir mücadele dönemine dönüşmüş durumda.
Üstelik insan yaşlandıkça ihtiyaçları da ortadan kalkmıyor. Sağlık giderleri artabiliyor, hareket kabiliyeti azalabiliyor, tek başına yaşamak zorlaşabiliyor. Bütün bunların üzerine bir de ekonomik kaygılar eklenince yaşlılık, huzur beklenen bir dönem olmaktan uzaklaşıyor.
İnsan bir ömür çalıştıktan sonra kalan yıllarını sürekli hesap yaparak geçirmek zorunda mı?
Bir ülkenin gelişmişliği yalnızca kaç yol yaptığıyla, kaç bina yükselttiğiyle, kaç proje açıkladığıyla ölçülmez. O ülkede yaşlıların nasıl yaşadığına bakmak da gerekir.
Çünkü bir toplumun gerçek fotoğrafı, en güçlülerinin ne kadar zengin olduğundan ibaret değildir. En kırılgan insanlarının ne kadar güvende olduğuyla da ilgilidir.
TORUNUNA HARÇLIK VEREMEYEN DEDE, BAYRAMDA NE HİSSEDER?
Biraz da işin insan tarafına bakalım.
Ekonomi konuşulurken çoğu zaman rakamlar sıralanıyor. Maaşlar, oranlar, bütçeler, gelirler, giderler…
Ama rakamların arkasında insanlar var.
Bayramda torununa harçlık vermek isteyen bir dede düşünün. Torunu elini uzatıyor ama dedesi cebindeki parayı hesaplamak zorunda kalıyor.
Torununa bir oyuncak almak isteyen bir nine düşünün. Beğendiği oyuncağın fiyatını görünce vazgeçiyor.
Bunlar küçük gibi görünen ama insanın içine dokunan meselelerdir.
Çünkü burada yalnızca para eksikliğinden söz etmiyoruz. İnsanların sevdiklerine karşı hissettikleri sorumluluklardan, aile içindeki dayanışmadan ve yaşlılıkta korunmak istenen saygınlıktan söz ediyoruz.
Bir insanın yıllarca çalıştıktan sonra ailesine destek olabilmesi, kendisini hâlâ hayatın içinde hissedebilmesi önemlidir.
Emeklilik, insanın toplumdan elini eteğini çekmesi demek değildir.
Tam tersine, yıllarca çalışmış insanların bilgi ve deneyimlerini aktarabildiği, ailesiyle vakit geçirebildiği, sosyal hayata katılabildiği bir dönem olmalıdır.
İnsanların hayatını yalnızca hayatta kalma hesabına indirgerseniz, geriye yaşamak için ne kalır?
EMEKLİ ESNAF DÜKKÂNINI KAPATTI AMA HESABI KAPATAMADI!
Bir de emekli olduktan sonra kendi işini sürdürmeye çalışan esnaf var.
Yıllarca dükkân işletmiş, müşteri edinmiş, borç ödemiş, vergi vermiş insanlar…
Kimi yaş ilerlediği için işini bırakmak zorunda kalıyor, kimi dükkânın masraflarını karşılayamadığı için kepenk indiriyor, kimi de emekli olduğu hâlde çalışmayı sürdürüyor.
Çünkü emekli maaşı tek başına yeterli gelmediğinde insanın önünde zor bir tercih kalıyor: Ya giderlerini azaltacak ya da çalışmaya devam edecek.
Ancak burada başka bir sorun daha var. Her emeklinin yeniden çalışabilecek sağlığı, imkânı veya mesleği bulunmuyor.
Bir insanın çalışmak istemesiyle çalışmak zorunda kalması aynı şey değildir.
Çalışmak isteyen emekli, deneyimini değerlendirebileceği fırsatlar bulabilmeli. Fakat çalışamayacak durumda olan bir insanın da temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir güvenceye sahip olması gerekir.
Asıl mesele, insanları zorunlu olarak çalışmaya mahkûm etmek değil, isteyenin çalışabildiği ve çalışamayanın da insanca yaşayabildiği bir düzen kurmaktır.
Yıllarca kendi işini yapmış, ülke ekonomisine katkıda bulunmuş insanlara yalnızca geçmişte ne kadar çalıştıkları üzerinden bakamayız. Bugün hangi koşullarda yaşadıklarını da görmek zorundayız.
GENÇLERİN GELECEĞİYLE EMEKLİLERİN BUGÜNÜ BİRBİRİNE BAĞLI!
Bazen emeklilerin sorunları yalnızca yaşlıları ilgilendiren bir meseleymiş gibi ele alınıyor.
Oysa bugün çalışan gençler de gelecekte emekli olacak.
Bugünün gençleri, yarının emeklileri…
Bir genç, ailesinin geçimini sağlamakta zorlanan anne babasını görüyorsa kendi geleceği hakkında da kaygı duyabilir. Yıllarca çalıştıktan sonra nasıl yaşayacağını, birikim yapıp yapamayacağını, yaşlandığında kimseye muhtaç olmadan hayatını sürdürebilip sürdüremeyeceğini düşünür.
Bu nedenle emeklilik sistemi yalnızca bugünün sorunlarına cevap vermek zorunda değildir. Gelecek kuşaklara da güven vermelidir.
Kuşaklar arasında bir çatışma yaratmak doğru değildir. Gençlerin istihdam ihtiyacıyla emeklilerin geçim ihtiyacı birbirinin karşıtı olarak sunulmamalıdır.
Sorun, bir kuşağın diğerinin hakkını alması değil; ekonomik ve sosyal sistemin farklı kuşakların ihtiyaçlarını birlikte karşılayabilmesidir.
Gençler iş bulabilmeli, çalışanlar emeklerinin karşılığını alabilmeli, emekliler de geçmişteki çalışmalarının karşılığında güvenli bir yaşam sürdürebilmelidir.
Bunlardan birini diğerine karşı konumlandırmak yerine hepsini birlikte değerlendirmek gerekir.
Çünkü geleceğe güvenmeyen gençlerle geçinemeyen emeklilerin yaşadığı sorunlar, birbirinden tamamen bağımsız değildir.
SİYASETÇİYE HER ŞEYİ ANLATAN DANIŞMANLAR, PAZARDAKİ FİYATI DA ANLATIYOR MU?
Siyasetin kendine özgü bir dünyası var.
Toplantılar, raporlar, sunumlar, ekonomik tablolar, danışmanlar, uzmanlar…
Bütün bunlar elbette gerekli. Ancak bazen insan merak ediyor: Karar vericilere ülkenin gerçek hayatı ne kadar doğru anlatılıyor?
Bir siyasi danışman, ekonomik göstergeleri anlatabilir. Bir bürokrat, bütçenin sınırlarını açıklayabilir. Bir uzman, uygulanan politikanın teorik sonuçlarını sıralayabilir.
Peki, karar vericilere pazardaki vatandaşın ne söylediğini kim anlatıyor?
Markette fiyat etiketini görünce alışverişinden vazgeçen insanın durumunu kim aktarıyor?
Faturasını ödemek için başka bir ihtiyacından vazgeçen emeklinin yaşadıklarını kim masaya koyuyor?
Siyasetçinin çevresinde yalnızca kendisine hoş gelen haberleri taşıyan insanlar varsa, gerçeklerle arasına görünmez bir duvar örülebilir.
Oysa iyi yönetim, sadece başarıları dinlemekle değil, sorunları açıkça görebilmekle mümkündür.
Vatandaşın yaşadığı sıkıntıyı dile getiren gazeteciyi, eleştiri yapan insanı veya farklı düşünen kişiyi düşman gibi görmek yerine söylenenlerin doğruluğunu araştırmak gerekir.
Çünkü sorunları saklamak, sorunları ortadan kaldırmaz.
Gerçekleri zamanında görmek, yanlışları düzeltmenin ilk şartıdır.
FON İDDİALARI SADECE PARA MESELESİ DEĞİL, GÜVEN MESELESİDİR!
Gelelim fon tartışmasına…
Bir yatırım veya fonla ilgili ciddi iddialar gündeme geldiğinde mesele yalnızca paranın miktarı değildir. İnsanların birikimlerini hangi güvenceyle değerlendirdiği, denetim mekanizmalarının ne kadar etkili çalıştığı ve mağduriyet iddialarının nasıl ele alındığı da önemlidir.
Çünkü ekonomik hayatın temelinde güven vardır.
İnsanlar birikim yaparken geleceğini düşünür. Kimi çocuklarının eğitimi için para biriktirir, kimi ev almak ister, kimi de yaşlılığında rahat edebilmek için kenara üç beş kuruş koymaya çalışır.
Bu birikimlerle ilgili soru işaretleri ortaya çıktığında yalnızca ilgili kişiler değil, genel olarak yatırım ortamına duyulan güven de etkilenebilir.
Burada yapılması gereken, iddiaları sloganlarla tartışmak değil; somut belgeleri, denetim sonuçlarını ve hukuki süreçleri ortaya koymaktır.
Kim ne yaptıysa delillerle belirlenmeli, sorumluluk varsa hukuk çerçevesinde ortaya konulmalı, mağdurların hakları korunmalıdır.
Bir dosyanın kamuoyunda ne kadar konuşulduğu kadar, nasıl sonuçlandırıldığı da önemlidir.
Çünkü vatandaşın beklentisi yalnızca açıklama duymak değil, sorularına güvenilir cevaplar alabilmektir.
Ekonomik güven, yalnızca fiyatların istikrarlı olmasıyla kurulmaz. İnsanların haklarının korunacağına, kuralların uygulanacağına ve iddiaların tarafsız biçimde inceleneceğine inanması da gerekir.
BİR ÜLKENİN GERÇEK ZENGİNLİĞİ İNSANININ HUZURUDUR
Bütün bu tartışmaların sonunda dönüp dolaşıp aynı temel soruya geliyoruz: İnsanlar nasıl bir hayat yaşıyor?
Bir ülkede ekonomik büyüme konuşulabilir. Yeni yatırımlar yapılabilir. Büyük projeler hayata geçirilebilir. Bunların hepsi değerlidir.
Ancak ekonomik gelişmenin toplumun farklı kesimlerinin hayatına nasıl yansıdığı da sorgulanmalıdır.
Büyümenin sonuçları toplumun geniş kesimlerine ulaşabiliyor mu? İnsanlar geleceklerini planlayabiliyor mu? Yaşlılar kendilerini güvende hissediyor mu? Gençler umutla hayata bakabiliyor mu?
Bunlar yalnızca muhalefetin soracağı sorular değildir. İktidarın da cevaplaması gereken sorulardır.
Bir ülkede başarıyı yalnızca büyük rakamlarla anlatmak kolaydır. Asıl mesele, o başarının vatandaşın gündelik hayatında neye karşılık geldiğini gösterebilmektir.
Emeklinin huzuru, gencin umudu, çalışanın güvencesi ve vatandaşın adalete duyduğu güven birbirinden kopuk konular değildir.
Hepsi aynı toplumsal tablonun parçalarıdır.
Ve o tablonun iyi görünmesi için yalnızca rakamların değil, insanların hayatlarının da iyileşmesi gerekir.
Yerli ve milliyiz diyorsunuz ya, o paraları yurtiçinde harcayın, fakir-fukaraya yardım edin, paylaşın hiç olmazsa.
