Adı Mehmet, soyadı Dinç. Beyninde gezen düşünceleri okumanın imkansız olduğu biri. Benzerine rast gelmenin de. Şahsına münhasır.
Orijinal biri.
Romanı yapılacaklardan, hayat hikayesi.
Tiplemesi ile tam bir roman karakteri. Yaşayan bir emekçi.
Neler yaşamamış ki! Genç yaşına sığan benzersiz, çok ilginç hayatı. Eğitim durumu ve yaptığı iş.
Şahsına soru yöneltmeyi dâhi zaman yitimi olarak düşündüğüm söyleşi konuğuma, sözü "soluksuz" vermeli.
Belki daldan dala atlar gibi, ama doğaçlama, özgün.
Cümleleri kılıç gibi keskin, duyarlı, dikkat çekici.
Çok iddialı "yaşam koçları" vardır. Yeri, yurdu, mekânı olan; bilgili, görgülü, zeki, entel görünümlü.
Yaşam Koçu olmamasına rağmen, bu meslek aklının köşesinde varolmasa dahi; şahsına akıl danışılacak, belki sohbeti ile akıl dağıtılacak; üstelik sizi rasyonel ve pozitif olarak da yönlendirebilecek biri.
Kimi sol, kimi sağ omuz tezgahında; meze, poğaça, marullu çiğ köfte satmakla meşgul.
10 yıldır bu işi, Didim Altınkum bölgesinde yapıyor.
Kesintisiz, on yıldır Didim yollarının, sabaha akan Altınkum Gecelerinin gezici aperatif yiyecek satıcısı.
Müşterilerine ürünlerini satabilmek için yaptığı ısrarı ile de tanınan..
İşin aslı, onu herkes bilir, görür, tanır. Derinden değil ama. Didim'in meşhurlarından. Onu, konuşunca, konuşturunca anlar, sohbetine doyamazsınız.
Bazıları okurken, "bu bizim Mehmet" derken, kimisi, "amma abartmışlar" haaa der. Ama işte öyle değil. Bu Mehmet başka Mehmet. Yaşanmışlığın, kimi dibe vuruşun, kimi hayata meydan okuyuşun, azmin, mücadelenin, savaşımın, gayretin Mehmet'i. Olduğu gibi. Romanı kurulsa, okunmasına doyulmaz, eskimez bir tip olur.
Bu yüzden söyleşide, söz onda ve söyleşi sorusuz. Okuyalım.
"Didim'e gelişim tamamen bir sürpriz, tesadüf. Hani deriz ya, 'ipini kaybeden burada'.
Ben de bu kervana, bu saraya gelmişim bir kere.
Hatta, ilk gelişimden bir hafta sonrası Didim'den ayrıldığımda, 'bir daha gelmem' demiştim.
Belki kaderimin, belki beceriksizliğimin kurbanı mı olmuştum? On yıldır, aralıksız buradayım.
Günübirlik çalışıp, kazanır; Altınkum sokaklarında, barlarında, türkü evlerinde dolaşır, aperatif yiyecekler satarım.
Ürünlerim ev imalatı. Bayan arkadaş hazırlar, ben satarım. Yaz, kış, yağmur, çamur demez; günün 16 saati, tabana kuvvet, yolları arşınlarım.
'Kimsin, nesin, necisin burada' derim bazen kendime.
'Ne işin var burada'
'Bu iş ve ben' derim.
'Yanyana gelir miydi'
Sonra unutur, yine ekmeğin peşine düşerim.
Günler günleri, yıllar yılları kovalar.
34 yaşımda geldiğim Didim'de, şimdi 44 oldum..
44 yaş mı dedim? Nedir bilir misiniz, 44 yaş benim için!
Hani, sımsıcak pişmiş bir yemek vardır ya. Dolaba koyarsınız. Bir hafta sonra onu tekrar tekrar ısıtır yersiniz. İşte bu kadar ağır.
Belki bu on yıl, burada beni 20 yaş olarak yaşlandırmış.. Haberim yok. Belki çabuk küstüm hayata. Yahut, hayatın benden bir haberi yok. Ne desem uyuyor hayatıma.
İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi 5. sınıftan terk'im. Yanlış arkadaş tercihleri, derslere karşı sorumsuzluklarım, bir öğrenci olarak ekonomik yetersizliklerim bir araya gelerek, okulumu bitirmemi imkansız kıldığında....
10 yıl öncesi. Sütten çıkmış ak kaşık hesabı; tepetaklak olan; mesleksiz, ipsiz, sapsız, sahipsiz bir şekilde bir bilinmeze; pejmürde bir hayata merhaba demek, hiç de kolay olmadı.
Dedim ya, ya kader, ya tarihi çekti. Aldı, vurdu beni Didim'in karasına.
Ak mı, kara mı? Halen belirsiz!
Ya çalışarak günübirlik, hayatta kalacağım, yahut pes ederek dünyadan vazgeçerek göçeceğim.
Tabii ki azmim ve mücadeleci ruhum galip geldi.
Şu anda mesleğim ne derseniz!
Aşçı mı, yamak mı, mezeci mi, yoksa ben mi mezeyim? İnsanlara!
Yanıt yok. Bilmiyorum.
Biliyor musunuz. Didim'e beş yüz lira ile gelip, evsiz, barksız burada kalıp; ama kısa sürede burada varlığa kavuşan nice insanlar gördüm.
Kirli işler.
Bana da teklif edildi. Gece nasıl soluk alıp yatabilirdim?
Aldığım her nefes haram olmaz mı? İnsanlara zararlı biri olarak nasıl yaşardım?
Ruhuma ters bu tercihlerde bulunmadım.
Bu sebeple çok mutluyum. Belki en mutlu olduğum an.
Alın teri ve karın tokluğunu tercih edişim, beni güçlü kılmıştı.
Belki hayatla yokluk kumarı oynuyordum, ama mutluydum.
İnsani değerlerini bu kirli yollarda yitirmeyen bir emek ve günübirlik yaşam mücadelesini tercih etmiştim. İnatla.
Dedim ya, herşeye el attım. Aşçıya yamak, ustaya ırgat, restorana meze ve topluma ibret... Neler olmadım ki?
Bir türlü usta olamadım be usta..
Bu zamana kadar çalış, uğraş. Karşılığı karın tokluğu ise, bu da azmin zaferi değil mi?
'Hayat, duy beni. Sesimi. Üstü kalsın, istemem vereceğini'
Böyle seslenir, hayatla dalgamı da geçerim. Aslında bilir misin, bu şehir, insanı körelten, kirleten bir şehir.
İnsanları sevdi ama; ne bu şehir, ne ben onu! s?Sevmedik biribirimizi.
Manevi değerlerim ve geride kalan, bırakmak zorunda kaldığım geçmiş ve manevi hayatım var. Öyle ki, sahip olacağım hiçbir güç ve imkan bana o hazzı veremez. O değerlere ve günlere paha biçilmez. Ama herşey mazide, özlemle anılır.
Ben yarı aç, yarı tok yaşasam da; bir garip insan gördüğümde, kazancımı düşünmez ve onu mevcut ürünlerimle doyururum.
'İnsanlık yaşasın' derim.
Gençlere önemli bir tavsiyem. İyi bir meslek edinin. Bir de, arkadaşlarınızı iyi seçin.
Seçme derken, bu kelimenin altını iyice dolduralım. Hayatta, seçen kişi siz olun. Asla seçilen olmayın.
Seçilen olunca, günübirlik hayatınız belki o günü kurtarır, ancak, arkası zehir zemberek olur. Seçen siz olursanız, hayatınızın gidişatı sizin elinizde olacaktır.
Hedefsiz, gâyesiz gençlere üzülürüm. Gençler seçici, akıllı olsunlar"
Mehmet'in doyumsuz anlatımı iki saat sürdü. Kendisine tek bir sorum var ve o da söyleşimizin sonunda.
"Bitti mi?" diyorum, bu güzel muhabbet.
Cevabı çok hoş.
"Daha yeni başlıyoruz ve derinlere inelim"
İbretlik bir Mehmet, çok renkli bir karakter, öykü tipi olacak Mehmet'in romanı yazılır.
Bu ne ki?
Tabii bulabilirsek onu.
Sorusuz, böyle muhteşem bir söyleşi yapacağımı ve zamanın hiç bitmemesini dileyeceğimi bilemezdim.
Binlerce kalbur üstü insana değer, bizim filozofça, yaşam koçu Mehmet!
Nâm-ı diğer Profesörden sağlık üzerine
Suyun profesörü Mehmet Yıldız
Sivas'lı
Değerli okurlar. Girizgâha şu önemli husus ile başlayalım. Glisemik index'e, yani karbonhidrat tüketimine son.
İnsülin direncini kırmak. Nasıl mı?
Akşam saat 20 sonrası hiçbir şeyin tüketilmemesi hayati bir öncelik. Sadece kalori içermeyen sıvı alabilirsiniz. Ayran, soda, açık çay gibi.
Saat 20.00'dan dört saat sonrası, saat 24.00'da tamamen dinlenmeye çekilen midenizde, leptin hormonu devreye girer. Bu hormon uyku esnasında vücutu onarır, fazlalık yağları yakar. Hem mideniz korunur, hem sağlıkla kilo veririz.
Altı ay önceydi, aynaya bakıyorum. Şişman biri. Kilolu, sağlıksız. Sokaklar kezâ bizlerle dolu.
TV programlarında onlarca sağlık uzmanı, obezite bilgileri sunarken, kimsenin umrunda değil.
Altı ay öncesi 123 kilodaydım. Kimsenin dikkate almadığı şişmanları, bir şişman olarak temsil etmeye karar kıldım.
Bu kararımda bir obezite uzmanının şu ifadeleri etkili olmuştu.
"Glisemik indeksi düşük gıdalar, insülin direncini kırma ve leptin hormonunu devreye geçirme"
Evet, bu altın kuralları uyguladım ve altı ay içinde 23 kilo verdim. Güçlendim, belki on yaş genç hissettim.
Kilo verme formüllerim şunlar.
Ekmek, pirinç, bulgur, makarna, şeker, bisküvi tamamen kullanım dışı. Soda harici tüm gazlı içecekler de.
Adım Mehmet. Diyeceksiniz ki, 'biz ne yiyeceğiz' Mehmet ağa?
Öncelikle sabahları ayak paça çorbası. Bu çorbayı düzenli tüketirseniz grip olmazsınız. Kalsiyumu fazlası ile almış olursunuz ve eklem ağrılarınız da biter. Dişler ve diş etleri güçlenir.
Öğle yemeğinde, ayran yahut soda, yanında on adet ceviz veya fındık.
Akşam yemeğinde, balık ve bol salata, haşlanmış brokoli veya karnıbahar.
Bol suda haşlayın.
Zira brokoli veya karnıbahar sularına ertesi günlerde ihtiyaç duyacağız. Sabah, öğlen ve akşam yemeği öncesi birer bardak içmeliyiz.
Balık tercihen kefal veya sardalya olsun. Zira su üzeri balıkları onlar
Dip balıkları gibi zararlı kurşun içermezler.
Bu arada, beyaz lahana yaprağının kaynatılmış suyu, ki bilhassa pazarcının soyarken çöpe attığı yeşil üst kabuklar kıymetlidir. Bolca bu lahana suyundan tüketelim.
Brokoli, karnıbahar ve lahana sularının, göbek eritmesine şahit olunca, her sabaha mutlu uyanırız.
Üstteki formülleri bizzat beş gün uygulayınca, artık karbonhidrata açlık duymayacak, obezitenin esiri olmayacaksınız.
6 ayda 23 kg veren bir şişman olarak, hedefim bir on kg daha vermek.
Azimle. Haydi dostlar"
Mehmet Yıldız dostumuzun hünerleri, bilgisi sadece üstteki yazılanlardan ibaret değil.
Onun ismi geçince, akan sular durur. Suya ve bitki bilimine hükmeden dağarcığı ile onu, ilkokul mezunu profesör sanabilirsiniz.
Kimi zaman, vegan'ın bilinmedik yüzü olarak çıkar karşımıza.
Profesör lâkaplı, güleryüzlü, hoşgörülü, ama burnundan kıl aldırmayan bir muhterem, bir adem.
Aydın, İncirliova ve Ege tabiatında yetişen tüm bitkileri ve yararlarını, kullanım ölçülerini, uygulamalarını; doğuştan gelen bir yetenek ile keşfeden Profesör Mehmet Yıldız; TV'lerde boy gösteren bitki bilimcilerinden daha doğal ve müthiş bilgili dersek yanlış olmaz.
Söz yine profesörde.
"Kıymetli okurlar. 20 yıldan bu yana, bitki bilimi ve alternatif tıpla ilgili biri olarak, Ege coğrafyasından elde ettiğim muazzam bitki bilimi sırlarını sizlerle paylaşmaktan onur ve mutluluk duyarım.
Şeker ve alkol bağlantısı çok önemle değinilmesi gereken bir konu.
Kimi bencil bilim insanlarının ve tıpta terör estiren kimi sistem gruplarının gizlediği öyle şeyler var ki!
Firma kârları adına, insanları yavaş yavaş ölüme sürükleyen kimi yeminliler, yalan ve talanda siyasetçilerle yarışır durumda.
Bilindiği üzere, alkol karaciğer düşmanı. Ama bu açıktan dillendirilmez.
Şeker ise, tamamen insan düşmanı. Şekere bağımlı yaptığımız çocukları aslında alkol bağımlısı da yapıyoruz.
Şekeri çokça tüketen çocuğun karaciğeri, o şekeri etil alkole çevirip, çocukta bağımlılık yapınca, artık o çocuk sürekli olarak şekeri arar durumda oluyor.
Alkol üretiminde hammadde olarak şekerin katkı payı önemli. Onsuz olmaz.
Alkol kelimesini duyunca irkilen çoğu anne babanın çocukları şeker vesilesiyle öyle çok alkol tüketirler de, haberleri yoktur.
Tabii sarhoş olmadıkları için.
Şeker yerine kullanılan mısır şurubu ve türevi yiyeceklere gelirsek, adeta birer zehir durumunda.
İyisi mi, siz şekeri hayatınızdan atın. Ortaklığa son verin. Fruktoz içeren meyvalar dururken, ne gerek şekere!
Göreceksiniz. Hayatınız şekersiz de öyle bir tatlı olacak, öyle bir sağlık kazanacaksınız ki.
Üsttelik otoriteye de darbe vuracaksınız.
Değerli okurlar, biraz da kendimi motive etmeli, iç konuşma yapmalıyım.
Siz de yapabilirsiniz. Ruhsal motivasyon.
Şöyle.
"Derinlere, içe gömülmelere, depresyona paydos, Mehmet Yıldız. Bak kendi yoluna.
İyisin, iyi.
Başarırsın, yaparsın. Kendi içinde dâhi mutluluğu kurarsın.
Neler görmedin, neler yaşamadın ki?
Borç da biter. Önce kenar köşeye üç beş koy. Onu yok bil. Naçar zaman için. Yaparsın. Başarırsın. Yine başaracaksın."
Mehmet Yıldız'ı çok uzun süredir tanıyan biri olarak.
Üstelik, bağlama çalan, şair ve bestekar sıfatımla, ondan, bağlama eşliğinde okuduğu bir şiiri dinlemiştim.
Musa Eroğlu'dan bir türküyü seslendirmişti.
Şiiri okurken, saz eşliğinde vurguları inanılmazdı. Gerçekten kulaklara ve akla zarardı. O kadar güzel ve tarifsiz.
Ya türküyü okuması!
Pes sesten tize, tiz sesten pes'e; şiir okumasında olduğu gibi inanılmazdı. Hayretler içinde kalmıştım.
Bana bir anısını anlatmıştı.
Musa Eroğlu ile karşılaşmışlar.
Musa Eroğlu'na, Mehmet Yıldız'ın şiir okuması ve türkü okumadaki tınıları methedilmiş. Çalmış ve söylemişler.
Musa Eroğlu'nun ona üstad olarak hitap ettiğini ifade etmişti bana.
Hak verdim.
Böyle bir şiir okuma ve türkü tonlamalarına ilk kez şahit olmuştum.
